Blog

BİR ŞİŞE VİSKİ

images-1
Edebiyat Yazı Atölyesi

BİR ŞİŞE VİSKİ

Buart Sanat Atölyesi

Banu Gökalp

Aralık tülden uzattığı başını geriye çekti, tülü yavaşça parmaklarının ucundan serbest bıraktı, duvarın dibine dayanmış geniş yeşil koltuktan kendisine bakan kadına döndü. ’İşte buradayım, karşında!’ Kadın kıpırdamadan duruyor, kızarmış gözlerini, öfkesi bakışlarından taşan adamdan ayırmıyordu.

Sessizlik uzadıkça uzuyor, düello öncesi gerginliği anımsatıyordu. İlk pes eden adam oldu. Çaresizce yumruklarını sıktı, kadına doğru iki adım attı. Durdu. ‘Hiç değişmezsin değil mi? Acı bile kılını kıpırdatmaz senin. Hiçbir veda ağlatmaz. Dimdik durursun. Eğilmez, bükülmez o katı halini kimse bozamaz. Şimdi sessizsin ama gözlerin tüm gücünü sergiliyor. Gözünün mavisi… grinin soğuk yüzeyi. İçim üşüyor. Hep üşüdü. Şimdi hesaplaşma vakti. Bu veda, son veda. Geri dönüş yok. Bir daha karşılaşmak yok. Sorular cevapsız kalacak bundan sonra? Şimdi ben anlatacağım, söz sırası bende, konuşacağım ve defter kapanacak.

Adam, yine aynı yavaş hareketlerle çalışma masasının üzerinde duran çantasına uzandı. İçinden çıkardığı şişeyi özenle masanın üzerine koydu, önceden getirttiği iki viski bardağının yanına. Şişeyi eline aldı, karşısındakine baktı: ‘Glenlivet’ dedi. ‘En sevdiğin, elinden düşürmediğin!’ Vedamıza en çok yakışan içki bu olur diye düşündüm. Seni gülümseteceğini biliyordum.’ Şişenin kapağını çevirdi. ‘Seni mutlu etmeye çalışma sevdam hala devam ediyor, görüyorsun! Viski sevmem, gerçi bunu bildiğini sanmıyorum ya da hatırlayabileceğini. Finali sana göre yapalım istedim.’

Açık kahverengi sıvıyı yavaşça bardaklara boşalttı. Tam ikişer parmak. Buzsuz. Öyle sevdiğini biliyordu. Bardağı hafifçe sallayarak kadına doğru yürüdü. Oda büyük değildi. Dört adım sonra ulaştı koltuğa ve önündeki minik sehpaya içkiyi bıraktı. Bir an sehpada gözleri takılı kaldı. Yutkundu. ‘Bu sehpanın eve ilk geldiği günü hatırlıyorum. Tuna’nın doğumundan bir gün önceydi.’ dedi ancak kadının duyabileceği bir sesle. ‘Tuna’n! Sahi hiç Tuna dediğini duymadım. Hep Tuna’m dersin. Nerede şimdi Tuna’n? Elinde kalan yalnız ben! Teoman.’ Tül hafifçe kıpırdandı. Issız bir rüzgâr adamın dalgalı gür saçlarına değdi, geçti. Dışarda hiç kesilmeyen konuşma sesleri adamı rahatsız etmiş olacak ki, rüzgârın ürpertisiyle, cama yönelip, kapalı pencereyi tekrar yokladı. O kadar dalgındı ki, pencereyi tekrar itti, kapatmış gibi geri dönüp, gözlerini ayırmadan onu inceleyen kadına baktı.

‘Aslında biliyor musun hiç gelmeyecektim. Şermin ısrar etti. Çok uzun düşünecek vaktim yoktu. Arabaya atladım. Yolda bir tek viskini almak için durdum. Beni beklediğini sanmıyorum, hatta şaşırdın belki. Belli etmezsin ki duygularını anlayabileyim. Kaç yıl oldu? Yirmi? Yirmiden sonrasını saymadım. Senden, fikirlerinden, eleştirilerinden, kınamalarından, hırslarından uzak, geçirdiğim yirmi bilmem kaç yıl! Özgürdüm. Özgür müydüm? O kinayeli, alaycı, soğuk bakışlarından kurtuldum mu? Önce öyle sandım. Şermin’le evlendiğim ilk yıllar mutluydum. Senden çok farklıydı. Hayatımda gördüğüm, tanıdığım ilk kadının soğukluğundan, kibrinden eser yoktu. Sonra Tuna geldi, senden haberler getirmeye başladı. Huzursuzluğum tekrar nüksetti. Hırçınlıklarımla karımı ezmeye başlamıştım. Senin bana yaşattığın boşluğu, içime sıkışan acıyı, hiç hak etmeyen, bu iyi niyetli kadından çıkarıyordum. Anladım ki, bana seni hatırlatacak kimseyi görmek istemiyordum.  Tuna ile görüşmeyi kestim. En son görüşüm cenazesindeydi. Kanlı canlı, cıvıl cıvıl enerji dolu kardeşimi, seni hatırlatıyor diye elimin tersiyle itmiş, bana dargın, ağabeyine kırgın veda bile edemeden kaybetmiştim. Şimdi  bu son şansım! Artık senden ebediyen kurtulmak istiyorum. İlk kez seninle bu kadar açık konuşup karşılıklı içeceğiz. Dokunmamışsın

kadehine? Bak ben ikinciye geçiyorum. Bu sefer dört parmak doldurdu bardağını. Bir yudumda üçte birini devirdi. Tekrar sessizce onu izleyen bakışlara döndü.

‘Okul yeni bitmişti. On sekiz yaşıma girmek üzereydim. Tuna peşimde! Ah şımarık kardeşim benim. Doyamadığım. Gönlünü alamadığım. Ağabeylik yapamadığım. Mutfaktasınız Tuna’yla, benim geldiğimi duymadınız. Babam da yanınızda. O etkisiz eleman biliyorsun, sen bana nasıl duyarsızsan o da sana öyleydi, sana olduğu kadar bize de… Evde var mı yok mu anlamazdık. Tuna doğum günüm için sürpriz ne yapalım diye soruyor, o düşünmüş aslında da, seni ikna etmeye çalışıyor.  Sen o kadar dinlemiyorsun ki, çocuk tekrar tekrar anlatıyor. Babamın ‘Kırma çocuğu’ dediğini hatırlıyorum. Senin de ‘Tamam! Bakarız’ diye Tuna’yı susturduğunu. Tabii ki doğum günü falan olmadı. Bizim çocuklar pasta almış, öyle kutladık. Evde de geçiştirdiğiniz, geçti, gitti. O zamanlar üvey çocuk olduğumu çok düşünürdüm. Albümleri defalarca gözden geçirdiğimi hatırlıyorum. Beni hemen doğunca mı evlat edindiniz diye senaryolar yazmıştım kafamda.  Ama büyüdükçe, daha çok göze çarpan şekilde babama ne kadar benzediğimi fark ediyordum. Yine de hep içimde bu şüphe ile büyüdüm. Annem bir başkasıydı. Sen olamazdın!  Hala da aynı düşüncelere sahibim. Üniversitede hafta sonu teyzemde kaldığımda çok sıkıştırdım onu ama maalesef. Sanırım biyolojik annem de sendin!’

Boşalan bardağını doldurdu. Karşısındakine kadehini kaldırdı. Bu sefer daha büyük bir yudumla yarıladı bardağını…

‘Üniversitede evden ayrılmak benim fikrim gibi gözükse de senin iteklemenle oldu biliyorsun. Aynı şehirde, ayrı evde. Ne meslek seçerken yorumda bulundun, ne derece ile mezun olduğumda kutladın, ne Londra’ya burslu yüksek lisansa gittiğimde tebrik ettin. Sanırım ip de orada koptu. Neydi sebep? Gizlenen bir gerçek mi vardı? Ben kimdim? Bu dünyada bir başıma genç bir adam! Artık paranızı da ilginiz kadar istemiyordum. Para tamam da, o kolay. Ya ilgi? İlgisizliğe, sevgisizliğe alışmış bir adam, onu  beklemekten vazgeçebilir mi? Çocukluğunun, gençliğinin boşluğunu, hayatına yeni giren arkadaşlarla, aşklarla, eşle, çocukla doldurabilir mi? Biliyor musun hala bu soruya cevap veremiyorum. Kırk sekiz yaşındayım, hala bilmiyorum.’

Odanın kapısının çalınması, konuşmasını böldü.

Dışardan ince bir erkek sesi ‘Teoman Bey sizi bekliyoruz’ dedi. Adam ‘Birazdan hazır olacağız’ diyerek  geçiştirdi, ardından viski şişesine uzandı. Yarısı bitmiş şişeden kadının dokunmadığı bardağa biraz daha ekledi, kendi kadehini neredeyse tepeleme doldurdu. Bir yudum, bir yudum daha.

‘Keşke daha önce karşılıklı içmeyi deneseydik, pandoranın kutusunu açmayı bu kadar geçe bırakmazdık belki de. İş işten geçtikten sonra düşündük, ne yapalım.’ diye sözlerine devam etti. Dışarının gürültüsü artmıştı. Sinirle cama doğru yürüdü. Kalın perdeleri de çekti. İçerisi iyice kararmıştı ama kadının gözleri aynı parlaklıkla ve ilgiyle adama bakıyordu.

‘Londra’dan dönünce aramadım sizi. Tuna’da evden ayrılmış, bilmiyordum. Çünkü aramalarına cevap vermiyordum. Sonra nikaha geldi tabi, teyzem aramış. Orada anlattı kısaca. Senin o evden ayrıldı diye onunla konuşmadığını. Güldüğümü hatırlıyorum. Komik gelmişti. O günlerde üzerinde durmuyordum ya da öyle sanıyordum. Bir süre Tuna’yla görüştük. Sonra yine koptu. Çocuk da çaresiz kaldı, sen bana nasıl uzak davranıyorsan, senden gördüğümü ona uyguluyordum, ağabeyinden ilgi bekleyen genç bir delikanlıdan senin intikamını alıyordum adeta. Tabi o zaman bunun farkında değildim. Sadece sizi, sizinle ilgili hiçbir şeyi görmek, duymak istemiyordum. Ama gelen o acı haber… O telefon… Teyzemin sesi. Pişmanlığım… Hiç kendimi affetmedim kendimi. Bil istiyorum. Önce seni bu kadar önemsediğim için affetmedim, sonra ve asıl önemli olan Tuna’ya, kardeşime uzak duruşum için affetmedim. Bugün seninle bağımı sonsuza kadar koparma gayretindeyim ama kardeşime olan sevgimi daha da güçlü kılıp onu büyük bir özlemle, yaşayamadığımız yakınlığa tezat sonsuza kadar ruhuma bağlı kılacağım. Bugün seni unutup, ondan özür dileyeceğim. Beni affetmesini isteyeceğim. O gün neden yanında olmadığım için, neden onca yıl ağabeylik yapamadığım için, başına gelenleri engelleyemediğim için, o kadar çok şey için özür borçluyum ki ona. Her şey farklı olsaydı Tuna hayatta olur muydu? Ona yakın bir ağabey olsaydım, o çocuklarla görüşür müydü? Beni dinler miydi? Kim bilebilir? Cevapsız sorular!

Sizden asla özür dilemeyeceğim kardeşim için.  Bana siz özür borçlusunuz. Tuna’nın  cenazesinde dimdik duruşun, metanet timsali sakinliğin, ardından bana o uzak bakışın, anlamadım mı sanıyorsun, o değil sen ölmeliydin diye düşündüğünü. Bir daha da görüşmedik seninle biliyorsun. Ne seni görmek istedim ne de babam olacak o silik herifi. Siktirip gittim işte hayatınızdan. Tam da istediğiniz gibi.’

Kapı tekrar vuruldu. Bu sefer yumuşak bir kadının sesi odayı doldurdu: ‘Teomancığım’

Adamın gözleri yumuşadı. ‘Teyze, on dakika rica ediyorum. Sonra hazırız.’

Kapının dışından istemsiz bir ‘Tamam’ sesi geldi.

‘Şu kadın, ah teyzem, benden şefkatini hiç esirgemeyen teyzem. Ama yetmedi işte, senden sevgi dilenmeye alışmış bünyem. Neyse artık fazla vaktimiz kalmadı. Seninle hikayemiz buraya kadarmış. Eksik, yarım kalmış bir hikâye. Bir daha hiç karşılaşmayacağız. Şimdi seni burada bırakıyorum. Seni affetmeyi deneyeceğim demiyorum, çünkü bundan vazgeçiyorum. Ben senden vazgeçiyorum anne!’

Biten boş viski şişesini bardağın yayına itti.

Kapı tekrar çaldı.

‘Teomancığım, Camide bekliyorlar. İkindiye yetiştirelim. Ablamı alabilir miyiz artık, hazırlamak için zamanımız kalmadı.’ dedi teyzesi. ‘Tamam’ dedi Teoman. ‘Bizim de işimiz bitti zaten. ‘Alabilirsiniz.’

Koltukta hareketsiz yatan bedene baktı. Kadın artık uzanıyordu, gözleri kapalıydı, gözünden bir damla yaş aktı gibi geldi adama. Umursamadı. Annesi ölmüştü. Artık tamamiyle ölüydü. Çantasını aldı, odadan çıktı.

Yorum yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.