Blog

GECE

gece yazı görsel
Edebiyat Yazı Atölyesi

GECE

Ece Erdoğuş Levi

Buart Sanat Atölyesi

Bitmek bilmeyen bir yaz günüydü.

O sabah sıcaktan ve martıların bağırtısından zorla uykusundan alıkonulmuştu. Çok içmişti bir de önceki gece. Kaç kadeh? Hatırlamak istemiyordu. Kimseye telefon edip saçmalamamıştı neyse ki… Gününün güzel geçmesi için bu yeterli bir avuntu olabilir miydi? Zonklayan başıyla, arada midesinin kalkar gibi oluşuyla, etrafı ancak bir sisin ardından izler gibi bakışıyla bu mümkün müydü ki zaten… Bu akşam içmeyecekti. Kendine söz verdi. Tutup tutmayacağı konusunda daha şimdiden şüphe duyduğu bir söz. Hep öyle olmuyor muydu? Akşama doğru, kanı iyiden iyiye alkolden temizlenip kendini iyi hissetmeye başlayınca canı içecek bir şeyler de çekmeye başlıyordu ya.

Birden hatırladı. Yusuf gelecekti o gün. Eski sevgilisi. Şimdiye dek kaç kez ayrılıp barışmışlardı? Bilmiyordu. Yusuf hep vardı ama. Hep olmalıydı. Onun ilgisi, hep bir yerlerde, ıvır zıvırla dolu bir çekmecede bekler gibi hep yakında ama saklı durmalıydı.

Evliydi Yusuf. Neden evlenmişti sanki o dişlek Yasemin’le? Kendine güldü. Kadının dişlekliği miydi sanki mesele… Hafta sonunu kadının doğum günü için Belgrat’ta geçirmişlerdi. Instagram’da sahte bir hesaptan düzenli olarak izliyordu onları. Fotoğrafları görünce dayanamayıp Yusuf’a mesajları döşenmişti. ‘Oh afiyet olsun… Mutluluğunuz daim olsun. Benim için de için!” Yusuf da cevaben sadece bir gülen surat göndermiş, Hale daha da sinir içinde kalmıştı. Bir el hareketi olsaydı keşke şu emojilerde diye düşünmüş, Yusuf’un ‘terbiyesizliğine’ cevaben ilk kez Yasemin’in onunla birlikte fotoğrafının altına yorum yazmıştı. Siyah bir kalp, yanına bir bıçak ve ‘gülen surat’. Oh olsundu Yusuf’a. Kim bu şimdi diye huzursuz etmişti kadını durduk yere. Mesajı dayamıştı hemen Yasemin. ‘Kimsiniz? Ne demek bu şimdi!’ Cevaben Hera848’den tek bir gülen surat! Bir yandan da yedireceğim sana o gülen suratı diyordu içinden. Yusuf karısını sakinleştirmeye çalışıyordu, “Sapığın biri işte, ne diye aldırış ediyorsun? Cevap vermesene, onun için yapıyor zaten işsiz güçsüz ya…”

Tuvalete girince yeni bir mesajı döşenmişti ama Hale’ye ‘Deli misin sen, ne yapmaya çalışıyorsun? Nedir şimdi bu yaptığın?’

Hale’den cevap tabii ki yine gülen surat.

‘Tamam, peki özür dilerim. Salı günü sana geleceğim, o zaman konuşuruz.’

Bu kez cevap vermedi Hale. Sadece kendi kendine kocaman gülümsedi.

Kalksındı artık yataktan, soğuk bir duş almak iyi gelirdi sanki. Bacaklarını da tıraş ederdi hem. Sonra biraz parfüm. Biraz da buzdolabındaki soğuk soğuk meyvelerden yeseydi. Kahvaltı hazırlamayı sevmezdi. Kahvaltı, iki kişilik bir şeydi çünkü onun için. Tek başına biri, gerekirse -ki çoğu zaman öyle gerekiyordu- tüm öğünleri geçiştirerek yaşayabilirdi.

Yattığı yerden telefonuna uzandı önce. Her sabah yaptığı gibi Yusuf’un ve Yasemin’in fotoğraflarını kontrol ederek güne başladı. Yirmi dakika önce kahvaltı sofrası başında bir fotoğraf paylaşmıştı kadın. Yusuf, ona çok yakıştırdığı o beyaz gömleği giymişti. Kahverengi deri kayışlı geniş kadranlı saatini de takmıştı. Böyle gömlekli, şık saatli adamlarla birlikte olurken kendini neden iyi ve güvende hissettiğini düşündü… Fotoğrafı büyüterek sofrayı inceledi… İncecik dilimlenmiş birkaç çeşit ekmek, iki su yeşili yumurtalıkta yumurtalar, ince belli çay bardakları, geniş kristal bir tabakta domatesler soyulup doğranmış, yine aynı takımdan küçük kaselere konmuş reçeller, ortada yine geniş kristal bir tabakta en az dört beş çeşit peynir, zeytinlerin boncuk boncuk dizildiği iki uzun tabak… Beyaz örtünün üzerinde mor renkte dantel desenli peçeteler… En kenarda beyaz, porselen bir vazoda mor lisyantus çiçekleri. Sinir içinde kalmıştı Hale. Bugünkü sevişmeleri çok şiddetli geçecekti Yusuf’la, anlaşılmıştı.

Yatağa fırlattı telefonunu. Apar topar soyunup biraz ılınsın diye duşu açtı. Gözünün önünden o sofra, yetmezmiş gibi ikisinin ‘Ne kadar mutluyuz görüyor musunuz? Hatta mutluluktan ağlayabiliriz’ dercesine sırıtan halleri gitmiyordu. Hayır ağlamayacaktı. Yusuf’a, onunla ya da onsuz yine de dünyanın en umursamaz ve mutlu kadını olduğunu bir daha ispat etmesi gerektiğini düşündü. Çoktu meraklısı nasılsa. Öyle miydi gerçekten? Neredeyse kırkına gelmişti. Daha kaç yıl giderdi böyle? Poposunda beliren selüloitler her geçen gün daha çok sinirine dokunmaya başlamıştı üstelik. Biraz daha ısıttığı suya sığındı avunabilmek için. Battığı çukurdan ancak zaferle çıkarsa mutlu olacağı saplantısına karşılık üzerini yalayıp geçen sıcak damlalarda şefkat aradı. Telefonunun çaldığını işitti sonra. Apar topar bornozunu giyinip yatak odasına koştu. Ardında ıslak ayak izleri bırakmıştı. Arayan Yusuf’tu. Bu kadar çabuk mu diye düşündü.

“Alo?”

“Günaydın. Gelmek üzereyim.”

Durum bu kadar ciddiydi demek…

“Peki, bekliyorum.”

Bir havluyla sardığı saçlarındaki fazla suyu sıktı. Sonra aynada başına doladı. Beğenmeyip vazgeçti. Parmaklarıyla saçlarını geriye tarayarak şekil verdi.

Salondaki şarap şişesini bir torbaya koyup çöpe attı. Kül tablasını boşalttı. Çıkmış bir yer var mı diye ellerindeki ve ayaklarındaki kırmızı ojeleri kontrol etti. Neyse ki yoktu. Kahve makinasının başına koşturup üç fincanlık kahve koydu. Islak ayak izleri oradan oraya karmaşık bir harita bırakıyordu ardında.

Son bir hamlesi kalmıştı. Televizyonu açıp kanalı Cnn International getirdi. Böylece Yusuf’a, karısıyla evindeki ve dışarıdaki hayattan bambaşka bir yerde yaşadığı izlenimini vermek istiyordu. Hep böyle yapardı. Yusuf o eve her girdiğinde mutlaka ya hiç tanımadığı bir müzik, bir yemek, bir kitap yahut ona farklı ve yabancı gelen bir sesle, bir yüzle karşılaşırdı.   

Kapı çaldı.

Bekledi. Adımlarını yavaşlatarak yürüdü. Otomatiğe bastıktan sonra, Yusuf’un asansörde geçireceği sürede, aynaya bakıp üstünü ve saçlarını yeniden düzeltti. Asansörün gümbürdeyen sesi durunca o da durup bekledi yine birkaç saniye. Kapıyı tıklattı Yusuf. Hep böyle yapardı nedense, yukarı varınca zile basmak adeti değildi. Evinde de böyle miydi?

Kapıya tutunarak kendine doğru açtı. Yüzünde nötr bir ifade. ‘Aaa sen mi geldin’ demek isterken ayıp olmasın diye şaşkınlıktan kaçınan bir bakış… Girdi içeri Yusuf. Onun ifadesi de üfleyip püflemekten kaçınıyordu sanki. Onu böyle görünce mutfağa yürüdü. Kahve makinasının başına. Yusuf da mutfak kapısının eşiğine sağ omzunu yasladı. Ne zaman konuşacaklardı? Yoksa sevişmeyecekler miydi bu sabah? Sabahları sevişmeye bayılıyordu oysa Yusuf, hiç ona hikaye anlatmasındı. Bir aralar sırf bu yüzden, işe giderken köprü trafiğinden artık bıktığı bahanesiyle evinden altıda, ondan da sekize doğru ayrılıyordu.

Sessizliği bölen Hale olacaktı. Kendine güveniyordu, ondan mı korkacaktı? Hem niye?

“Kahve istiyor musun?” Dayanamayıp laf soktu. “Gerçi sen içmişsindir kahveni. Pardon çayını.”

“Kavga mı etmek istiyorsun?”

Güldü Hale. Seninle kavga etmeye bile değmez dercesine başını iki yana salladı.

“O yorum neydi? Yasemin’e yazdığın? Bir daha görüşmeyelim mi istiyorsun?”

Yine güldü Hale. Kendini zorlaya zorlaya. “Görüşmeyelim… Nasıl istersen…” Sonra o sinirli gülümsemesinin ortasından kahvesinden büyük bir yudum aldı. Gözlerini Yusuf’a dikmişti ya git ya gel der gibi.

Böyle ayrılıklar da hoşuna gidiyordu aslında Hale’nin. Çünkü böyle kısa araların ardından dört yıldır hayatındaki bu adamla ilk kez sevişir gibi sevişiyorlardı. İşte bu özel bir andı. Tanıyıp bildiğin bir adamla o ilk sevişmenin hazzını yaşamak. İsterse gitsindi bu yüzden. Ama sabahki kahvaltının acısı içinde mi kalacaktı?  

“Baba olacağım” diyebildi Yusuf. Bunu söylerken mahcup desen değil, istemediği bir şey de değildi bu besbelliydi, sadece Hale’yi paramparça dağıtmaktan çekinen bir hali vardı.

O vakit gülemedi Hale. Elindeki kahve fincanının içine daldı. Usulca dalgalanan kahvede kendi yansısı vardı. Kendi kendine mırıldanırcasına, “Çifte hediye desene…” diyebildi. Bunu beklemiyordu. Yasemin mi kazanmıştı sonunda? Hayır, o iş o kadar kolay değildi. Kalbi simsiyah olmuştu. Yusuf’un usulca sokak kapısına davrandığını fark etti. O anda onun da eli anlık bir kararla usulca çekmeceye uzandı. Bir daha onu yerinde bulamayacağı korkusuyla. O en keskin bıçağa. Nasıl karar vermişti buna tek bir anda? Yoksa bu ihtimal hep var mıydı? İki sene önce, şiddetli bir kavganın ardından intihar etmek geçmişti içinden ama yapmayacağını biliyordu. Kendine kıyamazdı. Tek bir seçenek kalıyordu geriye o halde. Tek bir düşünce. Mahvetmek. Yusuf’u, o kadını, hatta doğmamış bebeği, hepsinin hayatını, kendi mutsuzluğuna karşılık mahvetmek.

Düşünmeden saplayacaktı bıçağı Yusuf’un sırtına. Oysa Yusuf, Hale’nin ardından koşup ona sarılacağını ummuştu. Ne olursa olsun kal diyeceğini. Böyle düşünmüş müydü gerçekten? Yahut doğacak bebeği fırsat bilip yıllardır sürünen bu ilişkiden ve Hale’nin artık çekilmez olan kaprislerinden kurtulmayı mı istiyordu sadece? Evet, gerçek buydu. Hale’den kurtulmak. Hale, kurtulunmak istenen bir kadın olmaya dayanamazdı. Belki de sırf bu yüzden sürünmüştü yıllarca Yusuf’un peşinde. Ama bir türlü ondan vazgeçme kuvvetini kendinde bulamamıştı. Acıyla yere serilecekti Yusuf. Birkaç darbe daha. Beyaz gömleği kıpkırmızı lekelenmişti şimdi.

Yaptığı şeye inanamayacaktı Hale. Eli alnında bir süre evin içinde bir sağa bir sola dolanacaktı. Çıkış yolu bulamayacaktı ama. Yusuf’un yanına oturacaktı sonra, eli yine alnında.

Telefonu çaldı Yusuf’un, arayan Yasemin’di. Meşgul tonu verdi sinirle. Mesaj düştü aynı anda: “Hallettin mi?” Telefonu sertçe yere vurmaya başladı o anda, ekranı paramparça dağılana, telefon kendinden geçip kapanana dek devam etti. İki eliyle kapadı yüzünü bu kez. Ağlıyordu. Sinirden, öfkeden, pişmanlıktan, korkudan…

Bitmek bilmeyen bir yaz günüydü.

Yusuf ilk kez geceyi Hale’nin yanında geçirecekti. 

Yorum yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.