Blog

OLUR DA BİR GÜN 2. Bölüm

yazıatölye
Edebiyat Yazı Atölyesi

OLUR DA BİR GÜN 2. Bölüm

Hayriye Başkan

Buart Sanat Atölyesi

Şarkıyı bitirdiğimizde ilk kez bana döndü. Gözlerinden süzülen yaşlardan gömleği sırılsıklam olmuştu…

Masalarda oturanlar, ısrarlı alkışlarıyla devam etmemizi istiyorlardı. Ama ne o ne ben devam edecek durumdaydık. Mikrofonu bana uzattı. Yüzünde istese de gizleyemediği bir keder vardı. Sahnenin önünde onu gururla bekleyen kocasına doğru yürüdü…

Onların bir adım gerisinde bekleyen Nejat, bakışlarına ne kadar soru cümlesi varsa yüklemiş bir halde ikimize bakıyordu. Zeki adamdı, ortada tuhaf bir şeyler döndüğünü anlamıştı elbette. Görmezden geldim. Arkadaşlarının ve diğer masaların ilgisinin Ülkü’ye yönelmesini fırsat bilip, bir kez daha bir başınalığıma sığınmak için, restoranın yan kapısından çıktım. Denize doğru uzanan Arnavut kaldırımlı, cılız sokak ışıklarının altında kendi geceme ilerledim…

Israrla çalan zilin sesine uyandığımda günün hangi saatinde olduğumu anlayamadan yataktan fırladım. Koridordan kapıya doğru yalpalayarak giderken beynim yerinden çıkarcasına ağrıyor, zil çalmaya devam ediyordu.

‘’Patlama geliyorum’’ diye seslenerek kapıyı açtım.

Nejat’tı elbette… Gözleri kan çanağına dönmüştü.

‘’Ulan eşşoğlueşşek  meraktan öldürecek misin beni! Gece boyunca sana ulaşmaya çalıştım neredeydin!  Telefonunu da masanda bırakmışsın, bul bulabilirsen koca haytayı!‘’ diye bağırarak içeri daldı. 

Cevap vermeden salona geçtim. Yorgun bedenimi kanepeye bıraktım. Ağzımın içi zehir gibiydi. Ne kadar içmiştim, eve ne zaman ve nasıl gelmiştim? Tek bir kareyi bile hatırlamıyordum. Dün geceden aklımda kalan tek şey, haykıramadığım isyanım ve sahnenin önünde bekleyen kır saçlı herifti. ‘Para babası ibne!’ diye söylendim.

Kime, ne için söylediğimi anladığından emindim. Beni sağlam bulduğuna sevindiğini gizleyemediği bir ses tonuyla;

‘’Şu haline bak oğlum! Derdin ne senin?’’ diye söylenerek mutfağa geçti. Kahve makinesinin düğmesine bastı. Biraz sonra elinde iki fincanla geldi. Karşımdaki koltuğa oturdu.

Tek kaşı havadaydı. Hesap soracağı zaman o tek kaş daima kalkardı. Değil konuşmak, ağzımı açacak halim yoktu ama karşımdaki adamın olanları anlamadan gitmeyeceğinden fazlasıyla emindim. Odayı dolduran kahve kokusunu içime çekerek yattığım yerden doğruldum. Sigara paketini aradığımı anladı, bir tane yakıp verdi.

Nasıl da endişeliydi… Sevgisini göstermekten sakınan otoriter bir baba gibi… Yüreğim sevgi doldu birden. Aksiliği bıraktım.

‘’İyiyim’’ dedim. ‘’Merak etme iyiyim. Hem önce sen benim sorularımı cevapla bakalım’’

Olur anlamında başını sallayıp, ellerini teslim olur gibi açtı. Ülkü’yü nereden tanıdığını sordum.

‘’Sen de tanıyorsun onu’’ dedi.

Kontrol edemediğim bir öfkeyle sigaramı küllüğe bastım. Cevap vermedim. Öfkemi görüp hızlıca konuya girdi.

‘’Amerika’da tanıştık. Okulu bitirdikten sonra, bir süre İstanbul’da birkaç işle oyalanıp daha sonra da Amerika’ya gitmiştim. Amacım hem biraz gezip eğlenmek hem de California’da yaşayan mimar bir arkadaşımın tecrübelerinden faydalanmaktı. Palm Springs’de tanınmış bir inşaat şirketinin sahibiydi Mehmet. Uzun yıllardır orada yaşadığından çevresi de çok genişti.

‘’Ee’’ dedim ‘’sadede gel.’’

‘’Bekle anlatacağım!’’ diye çıkıştı ve devam etti.

‘’Bir gün, mimari tasarımını yaptığı otelin açılışına beni de davet etti. Davette, bölgede yaşayan Türk dostlarından da gelenler vardı. Onlardan biri de Ülkü’ydü. Mehmet bizi tanıştırırken annelerinin seneler önce başlayan yatılı kolej arkadaşlıklarını, babasının onu Tıp Fakültesi beşinci sınıfta olmasına bile aldırmadan, tahsilini dondurup Amerika’ya götürdüğünü. Adamın amacının, kızının istemediği bir ilişkiye girmesini engellemek olduğunu…

 İlerleyen günlerde başka detayları da anlatacaktı Mehmet.

‘’ Okuldan, arkadaşlarından ve sevdiğinden ayrılmak ağır gelmiş Ülkü’ye. Bir süre evden çıkmayı reddetmiş.  Fakültedeki bilgilerinden uzaklaşmasını eve kapanmasını istemeyen babası, kendisinin de ortak olduğu özel kliniğe her gün gitmesi için baskı yapmış. Tamam demiş Ülkü. Çünkü aklı fikri okulunda, hastalarda ve hastanedeymiş.  Kısa bir süre sonra değişik arkadaş grupları olmaya başlamış. serserice her gece sabahlara kadar dışarda takılıyormuş. Uyuşturucu bağımlısı bir gençle  beraberlikleri ise onu da bağımlı yapmış. Kızının bu durumunu çok sonraları duyan baba soluğu Amerika’da almış. Onu o arkadaş çevresinden uzak tutmaya çalışmış ama aldırmamış Ülkü. Bir gece arkadaşlarıyla gittiği kulüpte olay çıkarınca, haber bir şekilde babaya ulaşmış ve apar topar hastaneye yatırılmış.

Ülkü’nün bu duruma gelmesinden büyük suçluluk duyan baba, yaşadığı üzüntüye daha fazla dayanamayıp kalp krizi geçirmiş. Babasının ölümünden bir süre sonra annesi, Amerika’ya gelip kızının yanına yerleşmiş. İyileşmesine iyileşmiş de hiçbir zaman o eski neşeli, enerji dolu Ülkü olamamış. Mehmet ve ailesi onları o kötü günlerinde hiç yalnız bırakmamış.

İşte bizim tanışmamız böyle oldu. Çok güzel bir kadındı bir o kadar da özgüvenli. O davetin verildiği gece tüm gözler onun üzerindeydi. Mehmet’in, kız kardeşim sayılır diye tanıtmasının yanı sıra mesleğindeki başarıların da payı vardı elbet bu ilginin ardında. Ha bu arada Tıp fakültesine geri dönmediğini, orada mimarlık okuduğunu söylemeyi unuttum sanırım.

 Mehmet’le bazı hafta sonları buluşup şehir dışına kafa dinlemeye giderdik. Bir gün, bir sonraki buluşmamıza Ülkü’yü de getirebileceğini söylediğinde ne yalan söyleyeyim çok sevinmiştim. Tanıştığımız gün, dışardan görünen o özgüvenin altında gizlenen kırılganlığı geldi aklıma. Bilirsin insan kurduyumdur. O kızın gözlerine yansıyan hüzünde yaralanmışlıklarla dolu bir hikayesi olduğunu ve hala izlerini taşıdığını hissetmiştim o gece. Yanılmadığımı onu tanıdıkça anladım.’’

Son duyduklarımdan sonra şaşırma sırası bana gelmişti?

Ülkü’ye karşı yıllardır içimde biriktirdiğim öfke aniden silinip gitti. Kilometrelerce uzakta, birbirimizden koparılmanın savruluşunu eş zamanlı mı yaşamıştık? Ben depresyonun ve alkolizmin  girdabında kaybolurken o uyuşturucu batağına mı düşmüştü?

Birlikte oluşturacağımız gelecek hayallerimiz onun en yakını tarafından yakılıp yıkılmasına rağmen kendi küllerimizden yeniden doğmayı başarmıştık.

Nejat’ın bundan sonra anlatacaklarının artık önemi kalmamıştı. Apar topar İstanbul’dan uzaklaştırılmıştı ve babasına daha fazla direnememişti. İsyanını ise o adamı üzmek üzere çaresizce kendini harcayarak, kendi yöntemleriyle yapmıştı. Onu gördüğüm andan itibaren önüne geçemediğim hesap sorma isteğim de olanları öğrenince kaybolup gitti.

Nejat anlatmaya devam ediyordu.

Şimdiki kocasıyla Mehmet’in aracılığıyla tanıştığını, adamın ilk görüşte ona olan ilgisini ve hayranlığını gizleyemediğini ama Ülkü’nün bu ilişkiye girmekten ısrarla kaçındığını…

‘’Ona neden bu ilişkiye girmek istemediğini sorduğumda ise, kalbinin çok eskilerde kalan birine ait olduğunu ama o adamın onu hiçbir zaman affetmeyeceğini bildiğini söylemişti. Kalbi Türkiye’de kalmıştı. Yaraları ise henüz kabuk bağlamamıştı.

Ama Akın’ın yani kocasının ondan vazgeçmeye niyeti yoktu. Üç yıl bekledi. Sonunda evlenmeye ikna etti. Sade bir nikahla evlendiler. Ülkü abartılı bir tören istemedi. Nikah defterine imza attığı an dün gibi aklımda. Hüzünlüydü… Gözlerinden ha düştü ha düşecek iki damla yaşla attı imzayı.

 Kocasının çocuk yapma isteğini, işinin yoğunluğunu bahane ederek hep erteledi. Akın ise, ona iyi gelecek ne varsa kabulleniyordu. Sevdiği kadına kendini sevdirmek için elinden geleni fazlasıyla yapan adam, sabrının karşılığını beş yıl sonra aldı, bir kızları oldu.

Annelik Ülkü’ye çok iyi geldi. Gözlerinin içi gülüyordu artık. Annesinin göz bebeği Ayda, dünya güzeli şirin mi şirin aynı zamanda da çok mutlu bir bebeklik geçirdi. Mesleğine ve kızına aşık bir anneydi o artık. Ayda’nın en iyi okullarda eğitim almasını sağlamasının yanında, özgür bir birey olması için elinden geleni yaptı. Seçimlerine daima saygı duydu kızının. Babasının ona yaptığını o kızına yapmayacaktı…

Türkiye’ye dönüşümden sonra da bağlarımız kopmadı. Ancak son birkaç yıldır daha az haberleşmeye başladık. Hayat telaşı işte…

Dün akşam onu görmek bana da çok büyük sürpriz oldu. Dostluklar sağlamsa ne kadar ara verilse de bıraktığın yerden devam edebiliyorsun. Seninle olduğumuz gibi…’’

Anlatacaklarının sonuna gelmişti.

‘’Dün anlattığın hikayendeki kadın Ülkü’ydü değil mi? diye sordu.

Söyleyecek bir şey yoktu.  Her şey ortadaydı. Yerimden kalktım ‘’duşa giriyorum, akşama bu halde sahneye çıkmamı istemezsin herhalde’’ dedim.

O geceden sonra onunla yeniden karşılaşmamak için, her gün önünden geçtiğim marina yerine yolumu değiştirerek evime – işime gidip geldim. Sahne aldığım akşamlar aşkımızın şarkılarını söylemedim, söyleyemedim. Söylersem içimde senelerce yaşattığım fırtınayı durduramazdım.  İkimizde de dinmemiş olduğunu gördüğüm o fırtınayı… Eskiye dair hiçbir şeyi hatırlamak ve görmek istemiyordum artık. Yazılanlar yaşanıyordu, biz ne kadar istemesek de…

 Bu hikayenin ölümsüz bir aşk romanı gibi yaşanmamışlıklarla burada bitirilmesi gerekiyordu. Hem sonu böyle olmasaydı aşk hikayesi olur muydu? Şarkılara şiirlere konu olmuş hangi aşkın sonunda kavuşuluyordu ki? Biz hayallerdeki ve romanlardaki bir aşkın kahramanlarıydık sadece. Ve o kahramanlar da o romanlarda yaşayacaktı. Kendi gerçeklerimize dönmek zorundaydık.

Evli evine köylü köyüne der eskiler, tam da böyle olması gerekiyordu…

Kaderci kişiliğim bunları söylerken kalbim, onu görmediğim her gün biraz daha fazla kanıyordu oysa. Geceleri terden sırılsıklam olmuş halde kabuslar görerek uyanıyor ve sıkışan kalbimin ritminin düzelmesini, göğüs kafesimdeki ağrının dinmesini yatağımda oturarak bekliyordum.

Bu kabus dolu geceleri Handan’ın yatağında giderme çabalarım ise işe yaramıyordu. Bir süredir ilişki yaşadığım benden yaşça büyük, tek tarafın fazlaca sevdiği, fazlaca önemsediği ve son zamanlarda çokça ihmal ettiğim Handan’a çıkıyordu yolum o gecelerde… Habersiz ve sık gidişlerim onu şaşırttığı kadar sevindiriyordu da. Tek taraflı aşkla – adına aşk denirse- devam eden ilişkimizde kendimi şefkatli kollarına bırakırken, o güne kadar yaşamadığı geceler yaşatıyordum ona. Belki de benimle yaşayamadığı kadınlığının ve cinselliğinin doyumuna ulaşıyordu böyle akşamlarda.

Hayatımı huzurlu bir dinginliğe henüz bırakmışken yine yeniden savrulmuştum.

Nejat’ın yerine bir kez daha geldiler. Haftanın son günüydü, tatillerinin de. Aralarında geçen konuşmalardan anlamıştım bunu. Veda yemeğiydi bu. Onların Türkiye’ ye benimse bir kez daha ona veda gecemdi.

 Bu akşam şarkılarımı ona söylemeyecektim. Ne kadar sıradan ve duygusu olmayan şarkılar varsa onlar söylenecekti. Öyle de oldu. Grup bol bol oynadı, eğlendi. Bir tek o hariç…  Mutsuzdu, gözlerine yüklediği derin bir kederle izliyordu arkadaşlarını.

İşim bitince yine kendi gecemin karanlıklarına dalmak üzere sahneden indim. Bundan sonrası için hayatımla ilgili yeni kararlar almam gerekiyordu. Bu güne kadar her anımda benimle yaşayan, kendimi bir başkasının aşkına teslim olmaktan koruyan o tamamlanmamış çemberi artık kapatmalı onu sonsuza uğurlamalıydım.

Göz göze gelmekten kaçınarak bahçenin sonundaki kapıya yöneldim. Kalbim yeniden sıkışmaya başladı, nefes almakta zorlanıyordum. Birkaç adım daha attım, ağrı göğsümü kaplamış sırtıma yayılmaya başlamıştı. Anlamıştım. Kalp spazmı geçiriyordum.

Sabaha karşı gözlerimi hastane odasında açtığımda Nejat ve orkestradan iki arkadaşım başımda bekliyordu.

‘’Hadi kefeni yırttın gene ‘’ dedi Nejat. Tahminimde yanılmamıştım. Kalp kriziydi…

‘’Şans yüzümüze güldü de ambulans gelene kadar yapılan kalp masajıyla hayata döndün oğlum. Azrail’i yine geri yolladık dün gece anlayacağın. Hem beni bırakıp bir yere gidemeyeceğini de hatırlatırım sana it oğlu it.’’ derken odaya giren doktorun sesiyle sustu. Benzer şeyler söyleyen doktor eve gidip istirahat etmem gerektiğini, özellikle önümüzdeki iki hafta stresten ve heyecandan uzak olmamı hatırlatıp, yazdığı reçeteyi yatağın yanındaki komodinin üzerine bıraktı.

‘’Hadi’’ dedi Nejat. ‘’Eve gidiyoruz, mükellef bir kahvaltıyı hak ettin.’’

Bembeyaz duvarlarını, mavi pencerelerini ve bahçedeki her biri ayrı renk begonvillerini çok sevdiğim evimin önüne geldiğimizde yorgundum. Fazlasıyla yorgun…

İki katlı evin üst katında oturan ev sahibim Gülsüm anne kapıda bekliyordu.

 ‘’Mıstuvaa beni bak bi biyo, ne durup duru arkıda hergile, hele goşuve! diye torununa seslenip acele adımlarla ondan önce yanımıza geldi. Yıllar içinde ana oğul gibi olmuştuk onunla. Her işime her sıkıntıma koşardı. Eve girdiğimizde mutfaktan mis gibi kokular geliyordu. Fırından yeni çıkmış dumanı üstünde ekmek , bahçede yetiştirdiği domates biber, fesleğenler ve zeytinliklerinden gelen zeytinlerle donattığı şahane bir kahvaltı hazırlamıştı.

‘’Iscacık gevrek de alıvedim yiyiverin gaari ‘’ diyerek çayları getirmeye mutfağa seğirtti. Onun ana sıcaklığı o an çok iyi geldi hasta kalbime.

Gülsüm ananın masamıza bırakıp gittiği tavşan kanı çaylarımızı içerken, Nejat’ın anlattıklarını bir kez daha hayretle dinliyordum. Dün gece düştüğümü gören Ülkü’nün panikle herkesten önce yerinden fırladığını, kalp krizi geçirdiğimi anlayınca kalp masajı yaptığını, ambulansla hastaneye götürülürken ve ilk müdahaleler yapılırken yanımda olduğunu. Sabaha kadar başımda birlikte beklediklerini…

‘’Sen ilaçların etkisinde uyurken uzun uzun konuştuk. Birlikte şarkı söylediğiniz gece, kocası Akın, bir tuhaflık olduğunu anlamış. Onu hiç bu kadar duygusal görmediğinden, tekneye döndüklerinde tanışıp tanışmadığınızı kurcalamış önce. Ülkü seni fakülteden tanıdığını, okulun orkestrasında birlikte çaldığınızı ama seni baştan tanımadığını, sonradan hatırladığını söylemiş. Adam inanmamış elbette. Dobra kızdır aslında, herifi üzmemek için böyle söylemiştir eminim. Yoksa kimseden korkusu yoktur. Kıza çok baskı yapmış merak ettiklerini öğrenemeyince de sabaha kadar içmiş. Ertesi gün senin geçmişin, nereden geldiğin, evinin nerede olduğu yani senle alakalı her bilgi avucuna konmuş adamın. Tabi ilişkiniz de. Psikopat heriftir bilirim, yapar. Benim mekana o günden sonra gelmemelerinin sebebi de buymuş. Ben de neden gelmediklerine takılmadım desem yalan olur. Dün akşam diğer arkadaşları çok ısrar edince fazla direnemediğinden gelmek zorunda kalmış züppe.

İkiniz hakkında öğrendiklerinden ve Ülkü’yü bir gün sana gelmek üzere senin evinin yolunda gördükten sonra anasından emdiği sütü burnundan getirmiş. Kız sustukça o azgın bir köpek gibi kudurmuş, akla hayale gelmeyecek hakaretler yağdırmış. Bir gece yüzünde patlayan tokatla dayanma sınırını çoktan aşan Ülkü  ‘’ayrılalım’’ demiş. Oysa, verdiği bu karardan onu hiçbir gücün vazgeçiremeyeceğini düşünürken yanılıyormuş. Terkedilmeyi kendine yediremeyen narsist herif, bu kez de kızıyla, en yumuşak yerinden vurmuş onu. Annesinin bir orospu olduğunu ve sevdiği adama kaçtığını söyleyeceği tehdidiyle hem de …

’Bu adamla bir mil dahi gitmezdim ama kızıma söyleyeceği yalanlara ve hayattaki tek varlığımın hasretine dayanamam. Şu an şu yatakta benim yüzümden nice acılar çekmiş adama bir kez daha veda etmeden, o uyanmadan çıkmalıyım Nejat’’ , derken seni gösteriyordu. Gözyaşları içinde çıktı hastaneden. Giderken sana vermemi istediği bir emanet de bıraktı.’’ diyerek elini gömlek cebine götürdü.  Zaman zaman öfkeyle dinlediğim konuşmasının ardından, beklemediğim bu cümleyle heyecanım ve merakım birden arttı. Dörde katlanmış bir kağıdı bana uzattı.

Notalar vardı kağıtta, altta da sözleri. Gözlerime inanamıyordum! Ona yıllar önce bir derste yazıp uzattığım ve bestesini yapmayı kafaya koyduğumuz ilk güftemdi bu. Birlikte yaşamaya, üretmeye, çoğaltmaya ve birlikte yaşlanmaya söz verdiğimiz, aşkımızın ebediyetine tüm saflığımızla inandığımız günlerden kalan tek şey.

Şarkımız bir kez dahi söylenmeden, onun bu sabah bu şehirden ayrılmasıyla sona ermişti.

Nejat da en az benim kadar üzgün görünüyordu.  Hayatımızın her zaman bizim istediğimiz gibi olamayacağını kendi tecrübelerinden biliyordu. Biraz dinlenmem gerektiğini, akşama doğru beni görmeye geleceğini söyleyerek ayrıldı.

Oturduğum yerden, kurşun kadar ağırlaşan bedenimi sökerek yatak odasına geçtim.  Avucumda duran kağıda bir kez daha baktım. Yıllarımı babasını ve Ülkü’yü suçlayarak geçirmiştim. Oysa bu durumun tek sorumlusu onlar mıydı ? Benim kabahatim yok muydu ? Hayatım ve aşkımız için gerekli mücadeleyi yeterince vermiş miydim? Yoksa içine düştüğüm kurban rolünü fazlasıyla mı benimsemiştim?  Otuz yıl önce gösteremediğim cesareti yine neden bir kez bile olsun  gösterememiştim.  Korkularım mıydı beni adım atmaktan alıkoyan? Savaşmaktan kaçan o muydu yoksa ben miydim?

Kendimle ilk kez yüzleşiyordum. Karşımdakine parmağımı sallayıp bunların sebebi sensin derken diğer parmağım asıl suçluyu, beni gösteriyordu oysa…

Marinaya koşmak ve onu o tekneden indirmek isteğiyle yanıp tutuşuyordum şimdi. Nejat’ın söylediğine göre çoktan kıyıdan uzaklaşmış, açılmış olmalılardı. Ama şansımı denemek istiyordum ve bu kez pişmanlıklarımla ömrümü tüketmeyecektim. Doktorun sabah söyledikleri umurumda değildi. Nihayetinde ben de doktordum. Hızlı adımlarla marinaya giderken babaannemden öğrendiğim tüm dualar dilimden dökülüp, vücuduma yakıt oluyordu adeta. Adımlarımı daha da hızlandırdım. Bitmeyecek sandığım yolun sonuna geldiğimde her biri zenginliğin en uç noktasında olduğunu gösteren teknelerin arasında onlarınkini aradı gözlerim.  Teknenin yeri boştu… Gitmişti…

Üzerimde terden sırılsıklam olmuş tişörtüm şimdi gözyaşlarımla ıslanıyordu. Bir kez daha anlıyordum ki geçmiş hayat ve kaçırılmış fırsatlar asla geri gelmiyordu.

Eve dönecek gücüm kalmamıştı. Bulduğum ilk banka oturdum. Nefesimi sakinleştirmeye çalışırken bir yandan da boynumda ve alnımda biriken terleri elimin tersiyle sildim. O anda omzuma bir el dokundu. Başımı çevirdiğimde bal renkli bir çift göz bana bakıyordu…

Yorum yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.