Blog

ORTA DOĞU’DA KISA BİR TUR 2. Bölüm

images
Edebiyat Yazı Atölyesi

ORTA DOĞU’DA KISA BİR TUR 2. Bölüm

Aykut Güçer

Buart Sanat Atölyesi

21 Kasım 2009 (3. Gün)

Sabah 07:30. Kalkıp, güzel bir kahvaltının ardından, dün gece yarım gün şehir turu için hızlıca ayarladığımız, 7 kişilik minibüsü beklemeye başlıyoruz. Şoförümüz, İtalya’da fotoğrafçılık eğitimi almış, Ahmed. Bizi önce şehrin içindeki Antik Roma Tiyatrosu’na götürüyor.
Daha sonra, Romalılardan kalan Amman Kalesi’ne çıkıyoruz. Kalenin tarihi M.Ö. 1800ler olarak bilinmektedir. Aynı alanda, Herakles (Herkul) Tapınağı, Bizans Kilisesi, Ummayya Camii ve Su Sarnıcı bulunmaktadır.
Bizim burada bulunduğumuz zamanda, düzenleme çalışmaları yapılmaktaydı. Şehre hakim bir yükseklik. Şehir manzarası mükemmel.

Şehir turunda son durağımız, talebimiz üzerine Kral Hüseyin Müzesi oldu. Yüzlerce arabası ve motosikletleri ile muhteşem bir koleksiyon gördük. Müzeye yakın bir bölgede yapılmış, Kral Hüseyin Cami tüm heybetiyle duruyor. Biz sadece uzaktan bakmayla yetiniyoruz.

Saat 11:30 gibi yarım günlük şehir turumuzu tamamlayıp, hazırlanmak üzere otelimize geri dönüyoruz. Saat 13:30 gibi her şey hazır, dost ellerin arkamızdan sallanışlarını seyrederek otelden ayrılıyoruz.

İstikametimiz Akabe ve 30 km yakınında bulunan Wadi Rum.

Hedefimiz gün batımını Wadi Rum’da izlemek. Bunun için gaz açıyoruz. Yol durumu gayet iyi. Ancak şehir çıkışlarını tam bulamıyoruz. Bu bakımdan vakit kaybediyoruz. Yol işaret ve levhalarının genel olarak Arapça olması da işimizi zorlaştırıyor.

Ürdün’de pek sıkıntı olmamakla beraber, bir kez daha sorun yaşamamak için yolda muhtelif yerlerde benzin alıyoruz.

Çok istememize rağmen, Wadi Rum’da gün batımı hayal oluyor. Amman’da Harun’un ayarladığı ve çadırında konaklayacağımız Bedevi Edi buluşma yerimizde ağaç oluyor. Wadi Rum levhalarını görmüyoruz ve dönüşü kaçırıyoruz.

         Saat 19:00 gibi buluşma yerinde Edi ile buluşuyoruz. Ana yoldan Doğu istikametine yani çölün içine doğru 40 km Bedevi Edi’yi takip ediyoruz. Takribi yarım saatlik bir çöl içinde yol sürüşü ile kamp alanına geliyoruz.
Edi motosikletlerimizi burada bırakmamızı, bundan sonra 10 km daha çöl içinde, çadır alanına jiple gideceğimizi söylüyor. Turizm polisinin kulübesinin hemen önüne motosikletlerimizi park ediyoruz. Eşyalarımızı jipe yükleyip hareket ediyoruz.

Gülkurusu kumda karanlığın içine kısa fakat heyecanlı yolculuk.

Hepimizin pek rahmetle anmadığı T.E. Lawrence Wadi Rum’u şöyle tanımlamış.
“ Vast, echoing and God-Like “ (Uçsuz bucaksız, yankılanan ve Tanrısal)
Bu çok büyük ve olağanüstü Ürdün Çölü’ne müthiş demek bile yetmiyor, zamanın yok olduğu, bu insan eli değmemiş çöl, büyüleyici.
Edi buraların bir zamanlar deniz olduğunu, yüksek kayaların üzerindeki şekillerin o zamandan günümüze kadar geldiğini söylüyor.
Kalacağımız siyah renkli kıl çadır, yüksek bir kayalığın dibine, arkası çöle dönük, (L) şeklinde, korunaklı bir biçimde kum üstüne kurulmuş. Çadır girişleri ile kaya arasında bir avlu bırakılmış, ortada yaklaşık 1,20 cm çapında yuvarlak kayalarla çevrili bir ateş yakma alanı bırakılmış. Ateş son gücüyle yanıyor ve yine o ateş bölümünün içinde bırakılan ufak bir yerde, simsiyah olmuş bir çaydanlık duruyor.

Eşyalarımızı indiriyor, yerlerde serili olan kilim, ince sünger yatakların ve minderlerin üstüne eşyalarımızı bırakıyoruz. Kandillerin aydınlattığı loşluğa, meraklı, şaşkın bakıyor, nerede kalacağımızı kestirmeye çalışıyoruz. Albayım durumu anlıyor. “Bakınmayın arkadaşlar şu kayanın (gösteriyor) içine doğru bir giriş var. Tertemiz yataklar ve banyo sizi bekliyor.” Ne yalan söyleyeyim, o anda bizim Kapadokya’mız gibi bir ortam olabileceğini aklımdan geçiriyorum. Ama bu şaşkınlığım çok uzun sürmüyor.

Karnımız aç ve yorgunuz. Bize çay ikram ediyorlar. Naneli ve şekerli olan çayı şekersiz yapmalarını rica ediyorum. Yapıyorlar. Bu sırada yemeğimiz geliyor. Büyük bir tepsi içine tavuk parçaları ile çeşitli sebze ve patates koyulmuş, üstü alüminyum folyo ile kaplanarak odun ateşinde pişirilmiş. İlave olarak pilav, yoğurt ve Arapların ekmeği lavaş. Aç kurtlar gibi saldırıyoruz. Kum üstünde akşam yemeğimizi yerken, şakalaşmalar devam ediyor.
Yaşadığımız şok sonrası, yemeği yedikten sonra iyice rehavet çöküyor. Bendeki endişe, hala, nerede ve nasıl yatacağız. Nerede olacağı açık, fazla bir seçenek yok. Kapalı istersen ya kıllı ya kılsız çadır. Açık istersen kum üstünde sünger yatak ve minder.
Herkes ufaktan hazırlıklara başlıyor. Önce kıl çadırı deniyorum. Olmadı! Cem Üçerler kıl çadırda. Bu çalışan bir Harley Davidson ile birlikte yatmak gibi. Üstelik Şehsuvar’da burada ve yatacağım sünger yatak ikisinin arasında. İçimden bir ses ‘Kaç Aykut’ diyor. Diğer çadıra yöneliyorum. Yer belli oldu. Eh, gerisi Allah Kerim. Bu arada Edinin yaptığı şekersiz, naneli çaylarımızı yudumluyoruz. Fazla kandiller söndürülüyor. Yerdeki şiltelere, sünger yataklara uzanıyoruz. Kum yatakta yıldız desenli yorgan. Gökyüzü bu kadar mı yakın… yoksa biz mi yüksekteyiz. Yıldızlar ne kadar çok ne kadar net. Sadece yanan odun çıtırtıları. İşte şimdi “deydi be!“ diyorum usulca. Alaaddin anlamadı “ ne dedin” diyor. Albay susun manasında “şşşşt” diyor.
Bir süre bu boşluğa kendimizi bırakıyoruz. Bu arada Edi ve adamları kısıtlı suları ile ateşi söndürmeye çalışıyorlar. Bir kaçımız kıl çadıra yerleşti bile. Biz Cem Ağabey’le elleri ile yaptığı kızılcık rakısının alkol oranını anlamaya çalışıyoruz.
Edi’nin yardımcısı ateşin yakınında, kayanın dibinde bulunan şilteye uyku tulumu sermeye başladı. Birazdan her zaman yaptığı biçimde rahatça uyuyacak.
Bizde yatıyoruz. Çizmelerimi çıkarıyorum ve olduğum gibi çadırın içine giriyorum. Balaklavamı kafama takacağım ama her ne hikmetse motosiklette bırakmışım. Boynumdan fularımı çıkarıyorum 4 köşesini düğümleyerek kafama göre ayarlıyor, giyiyor ve yatıyorum. Bu yastık, battaniye ile temas etmemek için başka yapabileceğim bir şey yok. Üzerimizde bir battaniye. Uyumak mümkün değil. Horlamaların haddi hesabı yok. “Aman ne iyi” diyorum. Bu gürültüye yılanda çiyanda gelmez diye düşünüyor, gülüyorum. Gece ilerliyor. Bir anda rüzgar başlıyor. Kaldırdığı kumları savururken bizim çadırlarda nasiplerini alıyorlar.


22 Kasım 2009 (4.Gün)

Sabah 06:20 Çöle günaydın. Arkadaşların çoğu kalkıyor. Edi’nin yardımcısı uyanıp uyku tulumunu topluyor. Ateşi yakıyor. Bizler fotoğraf çekmek için çıkıyoruz. Bir müddet sonra Edi’nin jipiyle geldiğini görüyoruz. Kahvaltı için bişeyler getiriyor.

Kahvaltıyı ortada duran masa gibi şeyin üstüne hazırlamalarını istiyoruz. Bizden başka Hollandalı bir çift var. Birlikte kahvaltı ediyoruz. Kahvaltıda şekersiz naneli çay, humus, zeytin, helva, krem peynir ve lavaş var.

Kısa bir turdan sonra burada fazla oyalanmadan Petra’ya gitmek için hazırlanıyoruz. Edi bizi jiple motosikletlerimizin yanına götürüyor. Çöl kumunda azma vakti…

Bu konaklama için her şey dahil adam başı 25 Dolar ödüyoruz. (İsteyenler olabilir; burada yer ayarlaması yapmak için 00 962 795 56 86 27 nolu telefondan Eid Hawafleh ile görüşüp Edi’ye ulaşabilirsiniz.) Ayrıca burada jeep safari, deve gezileri, yürüyüş aktiviteleri yapılmakta.

Wadi Rum’dan ayrılıyoruz. Arkamızda uçsuz bucaksız gülkurusu kum ve Bedeviler.


İstikametimiz Petra (Al-Batra). 40 km kadar ana yola çıkmak için yol yapıyoruz. Ana yoldan yaklaşık bir 42 km daha devam ediyor. Al- Batra levhasına dönüyoruz. Bu dönüşden sonra 35 km daha devam ederek Petra’ya giriyoruz saat 11:00.
Girişte çay molası. Hem lokanta hem kahve. Görüntü berbat. Ben nasıl yer içerim derken çaylar söyleniyor. Su bardağında poşet çay. Poşet iyi de su nasıl? Kaynamış nasılsa deyip içiyorum. Hak getire!

İki yaşlı amca oturmuş bizi seyrediyor. Bir yandan çaylarını yudumluyor. O ne! Albayım daldı aralarına, Emir fotoğraflarını çekiyor.

Petra bölgesine motosikletlerimizi sürüyoruz. Özel bir giriş alanı yapılmış, araç girişi yok. Burada biraz durup nerede kalacağımız konuşuyoruz. Şehsuvar daha önce kaldıkları Valantine Inn otelde kalabileceğimizi söylüyor. Otel merkeze inilen tepenin üstünde bir yerde. Bizim Datça’da yıldızsız pansiyonlar bu otele 5 basar. Kalabalık ama yer buluyoruz.
Eşyalarımızı boşaltıp motosikletlerimize atlayıp doğru Petra’ya gidiyoruz.

Petra giriş ücreti adam başı 25 Dolar. Dolar kabul etmiyorlar. Yan dükkan banka. Dolar bozdurup biletleri alıyoruz. Hava iyice ısındı.

Petra!


M.Ö. 400 ile M.S. 106 yılları arasında Nabatianlar’a başkentlik yapmış. Daha sonra Roma İmparatorluğu tarafından işgal edilmiş. M.S. 400 yıllarından sonra deprem ve ekonomik sıkıntılar kenti zaman içinde adeta unutturmuş. 1812 yılında İsviçreli gezgin Johann Burckhardt kenti bulur. Petra antik kentinde tiyatro, tapınak, yaşam yerleri, mezarlar gibi yapılar, kireç taşına oyularak yapılmış. Kayalar kat kat zamanla ve rüzgarla dökülüyorlar. Sert görünüyorlar ama kolayca kum oluyorlar. Kenti gezerken, rehberimiz yerden eğilip tuğla renkli kayalardan iki küçük parça alıyor. Dönüyor. “Biliyor musunuz bu ne?” diyor. Bakıyoruz suratına. İki taşı birbirine sürtüyor. “Bu Nabatian kadınlarının kozmetik ürünü” diyor. Toz halinde eline düşen pudrayı cildine sürerek gülümsüyor. “Kadınlar ah kadınlar!” Her devirde aynılar.

Ayrıca Indiana Jones filmlerinin sonuncusu olan “The Last Crusade” burada çekilmiş.
Petra kenti biz 4 saatte, 10 km yürüyerek geziyoruz. Önemli yerleri :

• Obelisk Tomb (Kaya Mezarları)
• As-Siq (Geçit) 1200 m uzunluğunda bazı yerler 80 m yüksekliğinde.
• Al-Khazneh /Treasury – 30 m genişliğinde 43 m yüksekliğinde
• Sacrifice – Sunak
• Roma Anfitiyatro
• Kral Mezarları en büyüğü 17 x 18.9 m ebatlarında
• Ad-Deir (Monastery) Manastır çok yüksek 800 basamak çıkılıyor.

Giriş ile kentin başladığı yere kadar at kiralıyoruz. Dönüşte bizi tekrar indiğimiz yerden alıyorlar ve yine atlarla girişe getiriyorlar. Adam başı 5 dolar. Yaklaşık toplam 1,5 km. Daha iyi gezip anlayabilmek için bir rehber tutuyoruz.

Mahmoud I. Masha’leh mobil telefon 00 962 776 918 113. Gayet güzel İngilizce konuşan, genç bir arkadaş. Rehberlik için 30 dolar ödüyoruz. Aynı zamanda jeep, yürüyüş ve çölde kamp gibi hizmetlerde veriyorlar. Bazı adamların gözleri sürmeli. Mahmud’a soruyorum. “Kendiniz mi yapıyorsunuz bunu?” Başını salladı yok şeklinde. Birkaç aylık olduklarında anneleri kirpiklerinin altına alkolle bir tür kına sürermiş ve bu sürme ölene kadar kalırmış. “Alkol gözü kör etmiyor mu?” diyorum. Gülüyor. “Bu herkesi şaşırtıyor” diyor. Her adamda yok bu sürme ama pek çoğunda var.

Dışarı çıktığımızda hayret ve beğeni bir aradaydı. 10 km yürümüştük hem de çoğu yerde kayalara tırmanarak. Bedenen yorulduk. Ama helal olsun!

Çıkışımız saat 16:20 gibi oluyor. Şehrin içinde dolaşıyoruz. Çok sayıda otel, restaurant var. Türk hamamı bile görüyoruz.

Akşam yemeğini kaldığımız otelde açık büfe yiyoruz. Burda çok çeşitli Ürdün yemekleri tatma fırsatı buluyoruz. Bu mevsimde akşamları çok soğuk oluyor. Gündüz ve gece ısı farkı çok fazla. Üşüyoruz, dışarda yiyemiyoruz. Otel lobisinde herkesle üst üste yiyoruz.







Yorum yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.