Blog

ORTA DOĞU’DA KISA BİR TUR 4. Bölüm

800x484-edebiyat-ve-tarih-nedir-1485687233869
Edebiyat Yazı Atölyesi

ORTA DOĞU’DA KISA BİR TUR 4. Bölüm

Aykut Güçer

Buart Sanat Atölyesi

26 Kasım 2009 (8. Gün)

Sabah yine kendimize kıyak geçtik. 09:00 gibi kahvaltıdayız. Kafamızda Selahaddin Eyyubi Kalesi’ni görmek var. Ama Yayladağ Sınır Kapısı’nın 40 km ters istikametinde. Benzin vs. ikmalinden sonra Kale’ye gaz açıyoruz.

Selahaddin Eyyubi Kalesi, Lazkiye’nin doğusunda, denizden 410 metre yükseklikte kurulmuş. Lazkiye şehrini ele geçiren tüm miletlerce bir şekilde kullanılmış. 1188 yılında Selahaddin Eyyubi kaleyi Haçlılar’dan alıyor. Eyyubi sonrası tekrar el değiştirmeler ve 1840 yılında Osmanlı geliyor. Bir bombardıman, kale büyük hasar görüyor. Sonra epey bir müddet terk ediliyor.

Kale 5 hektarlık bir alana sahip. Farklı bir mimarisi var. Şu an bile restarasyon çalışmaları devam ediyor. Kale iki vadi arasında uzun bir üçgün şeklinde, 740 metre. İki bölümden meydana geliyor. Doğu ve Batı bölümleri. Doğu tarafında duvarlar daha yüksek.

Kale’yi karşıdan görüyoruz; bir tepeye el ile oturtulmuş. Baba gibi kale, her şeye, zamana dahi dayanmış ama Osmanlıya dayanamamış. Adamlar hala onarmaya çalışıyor, hedefleri 2010 yılında bitirmek.

Kale’den güzel anılarla ayrılıyoruz saat 11:20. İstikametimiz Yayladağ. Yayladağ Hatay ilimizin Suriye sınır kapısı. Lazkiye – Yayladağ arası 3 şerit otoban ve 35 km.

Saat 12:00 de Suriye sınırına varıyoruz. Çıkış işlemlerimizi müteakip, Türk tarafına geçiyoruz işlemlerimiz uzun sürmüyor saat 13:45. Herkesin karnı acıktı. Bir an önce Hatay yemeklerini tatmaya can atıyoruz.

Nihayet, saat 14.30 gibi önce Harbiye’ye giriyoruz. Bir tur attıktan sonra, yemek yiyecek yer bulamayınca, şehir merkezine giriyoruz. Ulu Cami meydanına motosikletlerimizi park ediyor, nerede güzel yemek yiyeceğimizi tartışmaya başlıyoruz. Sonuç alamayınca, bir amcayı çevirip soruyoruz. O da bizi alıp götürüyor. Pek iyi değil, ama açız, uzatmaya gerek yok.
Çorba, tepsi kebabı derken, kalkıp Ferah’da künefe yiyelim deniliyor. Tatlıyı da yedik, kendimizi bomba gibi hissediyoruz. Artık kalacağımız oteli bulmaya başlayabiliriz. Bu arada Engin Mepa işlerini bahane edip, dönmek istiyor. Kendisini uğurluyoruz.

Albayım “Savon otel” diyor. Asi Nehri’ne paralel bir cadde üzerinde, St. Piere Kilisesi yolu istikametinde, eski bir sabun fabrikası. Gerçekten konumu, mimarisi, temizliği ile mükemmel. Albayım otelci dayanışması ile adam başı 40 Dolara oda kahvaltı ayarlıyor. Hemen eşyalarımızı boşaltıp, bu büyülü şehri dolaşmaya çıkıyoruz.

Önce St. Piere! Hıristiyanlığın ayin yapılan en eski kilisesi. Hala özel izinlerle toplanıp, belirli dönemlerde anma ayinleri yapılıyor. Haç; dağının batısına, kayalara oturtulmuş, 7 metre yükseklik, 13 metre derinliği, 9,5 metre genişliği var. Kilisenin içinde Ayazma denilen ve şifalı olduğuna inanılan bir su var. Kilisenin kayalara yaslandığı tarafta yüksekte küçük bir St. Piere heykeli ve önünde taştan bir sunak bulunmakta. Sunağın ön yüzünde A ve W harfleri dikkatimizi çekiyor. Bu harflerin başlangıcı ve sonu ifade ettiği bize söyleniyor.

St.Piere’den bir taksi çağırarak ayrılıyoruz. Otelin önünden geçerken Şehsuvar’ı alıyor, şehir merkezine gelip, kapalı çarşının içine dalıyoruz. Hala kalabalık, dükkanlar açık. Malum bayram arefesi. Bizimkiler yiyecek dükkanı bulamadılar, bir aktarın önüne toplandılar. Kimimiz zahter, kimimiz biber, kimimiz top şeklinde kahvaltıda yenilen peynirimsi “Sürk” alıyoruz.

Çarşıdan ayrılıp biraz şehir dolanıyoruz. Bu arada Cem Ağabey hala otelde yayılıyor. Akşam yemeği için program yapacağız, yer tespit edeceğiz. Meydana gelip arıyoruz. Meydanda bir seyyar sahlepçi var. Çay, sahlep derken Cem Ağabey geliyor. Oradaki insanlarla hoşbeşte bize “Anadolu Restauranta gidin, orası iyidir” diyorlar. Yerini tarif ediyorlar.

Anadolu Lokantası gerçekten güzel hem servis hem yemekler mükemmel. Geç öğle yemeğinin tokluğu hala var. Bu sebeple çok yiyemiyoruz ama yine de yöresel yemekleri azar azar tadıyoruz. Hele finalde İrmikli Peynir tatlısı! (Burada 4 kişi için 180 TL ödüyoruz)

Yemek sonrası yine Hatay’ın dar sokaklarında geziniyoruz ve otele dönüyoruz.

27 Kasım 2009 (9. Gün)

Sabah 08:00 gibi uyanıyoruz. Bugün bayram. Herkes pırıl pırıl gözüküyor. Kahvaltıya iniyoruz. Otel kalabalık. Herkes birbiriyle bayramlaşıyor. Mükellef bir kahvaltı yapıyoruz. Çıkıp Hatay’ın güzel yerlerini dolaşacağız.
Ben yine tanıdık taksiyi (Antakya taksici 0537 256 36 50) çağırıyorum. Bugün son günümüz, öğleye kadar buradayız. Çok uzakta olmayan, tarihi yerleri görmeyi hedefliyoruz. Aklımızda Antakya Kalesi de var ama çok uzak olduğu için onu bir başka sefere bırakıyoruz.
Önce şehir merkezine inelim ve biraz kilise, cami, eski evleri ve sokakları gezelim diyoruz.
İlginç bir mozaik. Farklı inançlara sahip insanların, iç içe sorunsuz yaşadığı, özgürce adetlerini, geleneklerini sürdürdüğü, dini vecibelerini yerine getirdiği şehir Hatay. Çok zengin, çok lüks mü? Hayır. Gayet mütevazi.

İlk olarak, çok eski olmayan, Korelilerin yaptırdığı bir Kiliseye geliyoruz. İçeri giremiyoruz! Kapalı. Ara sokaklara devam ediyoruz. Dar sokaklar, karşılıklı, bitişik nizam, küçük kapılı eski evler. Avlular içerde.

Yer yer sokakların ortalarındaki akarlardan kıpkırmızı kurban kanları akmakta.

Sırasıyla,
• Kore Protestan Kilisesi
• Sarımiye Camii
• Türk Katolik Kilisesi
• Hatay Gazi Evi
• Antakya Ortadoks Kilisesi
• Ulu Cami gibi yerleri görüyoruz.

Şoför, yerli halkın bildiği, ama çok turistin görmediği iki yer var diyor. Biri St. Piere Kilisesi’nin arkasında bir harabe. İkincisi, Amerikalıların aldığı ve kimseye el sürdürmediği bir han. Hadi gidelim, diyoruz. St. Piere Kilisesi’nin yaslandığı kayalıkların arka tarafına doğru ilerliyoruz. Bir gece kondu semti, arabayı park edip, bir dere yatağından yürüyerek kayalara çıkıyoruz. Bu arada, o gecekondu mahallesinden bir çocuk bize eşlik ediyor. Karşımızda sur, kale gibi yıkıntılar. Bu dere yatağı geçtiğimiz yağmurlarda taşmış ama şu anda kuru. Soruyorum, adı ne bu harabelerin, ama maalesef bilmiyor şoförümüz. Ayrıca, yol üzerinde, yine dağların kayalıklarına pek çok mağaralar oyulmuş. Kayalara birtakım şekiller yapılmış.

Buradan çıkıp Amerikalıların aldığı, öylece bıraktığı ve fakat kimseye el sürdürtmediği han diye tabir edilen, yere gidiyoruz. Burası bir iki dönüm kadar yer. Yol yok. Etraf tarla, yerli halk ekmiş. Yaklaşık 2 metre genişliğinde, yer yer 1,5 veya 2 metre yüksekliğinde duvarlarla çevrilmiş, dikdörtgen şeklinde, birkaç girişi olan, bazı kesimleri yıkık, avlu şeklinde bir harabe.
Biz ne olduğunu anlamıyoruz, ama elin Amerikalısı anlıyor demek. Dönüşte, aynı kalın sur duvar parçalarını birkaç yerde daha görüyoruz.
Otele çok geç kalmak istemiyoruz. Hazırlanıp çıkmamız lazım. Son bir kez künefenin tadına bakalım diyoruz. Ferah’ta bir künefeden sonra, eski evleri, muhteşem kapıları, dar sokakları geride bırakıp otele dönüyoruz.

Dönüş için dikkatlice hazırlanmamız lazım. Yolumuzun büyük bir bölümü otoban. Hazırlıklar tamam, saat 14:00 yola çıkıyoruz.

Saat 15:30 gibi Adana’ya giriyoruz. Doğruca Paksoy Fabrikası’na gidiyoruz. Kamyonumuz bizi bekliyor. Motosikletlerimizi dikkatlice yüklüyor ve bağlıyoruz. Bu işler 2 saatimizi alıyor.
Uçağımızın kalkışına çok zaman var ve Adana hava limanı şehrin içinde. Bu sebeple, şu güzel gezinin bitişini, müthiş bir Adana Kebabı ile ödüllendirmek hepimizin ortak fikri.
Kebaplar, mezeler ve rakı ile sohbete koyuluyor, henüz bir gezi sonlanmadan diğer bir gezinin konuşmalarını yapmaya başlıyoruz bile…
9 Günde 3000 Km. En önemlisi, hiçbir problem yaşamadan…

Darısı başınıza!!

Gönülleri bir edelim,
Gayrileri biz nidelim,
İkimiz de bir gidelim,
Yürüyelim ize doğru.
(Aşık Veysel Şatıroğlu)

Yorum yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.