Blog

PENCERE

yazıatölyesi
Edebiyat Yazı Atölyesi

PENCERE

Müge Ceyhan

Buart Sanat Atölyesi

Yine o koku işte! Aralık pencereden esen Eylül rüzgârıyla içeri doluyordu. Burnumu pencere pervazına doğru yanaştırdım. Parmak ucumla perdenin dikişli yanını tutup birkaç santim görüş açısı için kenara çektim. Işıklar kapalı olduğu için dışarıdan bakan bir göz, içerideki belli belirsiz hareketi fark edemezdi. Fakat sesler duyulabilirdi. Babamın vahşi bir hayvan gibi çıkardığı horultular, aksırık, tıksırık benzeri bir takım tanımlanamayan sesler, rahatlıkla duyulurdu mesela. Zaten giriş kattaki evlerin kaderidir bu. Her şey sokaktakilere konuşacak malzeme çıkarabilir.

Derin derin içime çektim tekrar havaya karışan ve git gide kaybolacağını bildiğim o kokuyu. Nasıl bir parfümdü bu böyle? Erkek parfümüydü orasını anlamıştım. Ama bu başka bir şey taşıyordu zerreciklerinde sanki. Hayallerimi harekete geçiren bir şeyler… Bir siluet çiziyordu, sonra bir yüz belirmeye başlıyordu ki, koku kaybolunca o da çekip gidiyordu. Daha kaşı gözü ortaya çıkmadan yok oluyordu. Her akşam bu saatlerde yani benim dışarı çıkmama izin verilmeyen saatleri çok geçe, dokuz, dokuz buçuk arası, odama bir anda doluveriyor sonra uçup gidiyordu. Kimdi ki bunu tenine süren ve sonra da bizim evin yakınlarından geçen? Delirmek üzereydim. Aslında bir hafta boyunca bu merakım babamın azarlarını, cezalarını göze alabilecek seviyeye getirmişti beni. Neredeyse yasakları delmek üzereydim. Sonra vazgeçtim. Yani bir süreliğine erteledim diyebiliriz. Bu gizem biraz da hoşuma gitmişti ne yalan söyleyeyim. Hem belki de tam bir hayal kırıklığı yaşayacaktım onu görünce…

Penceremin önünde yaşlı bir Çınar var. Gövdesi o kadar kocaman ki görüş açımın yarısını kapatıyor. Çok da severim o çınarı aslında. Az tırmanmadım küçükken. Bir de bir sürü çalı çırpı var bu bahçede. Bakımsız güller, zakkumlar derken bizim kıçı kırık apartmanın, kıçı kırık bahçesindekiler önümüzden geçen tek arabalık yolu görmemi engelliyor işte. Hem bakmazlar hem de otu boku dikerler şu bahçeye. Bir ağaç yetmez sanki. Mis gibi Çınar var işte! Daha ne dikersin sen dikenli gülleri, zehirli zakkumları? Bari sula! O da bana kalıyor. Her sabah, her akşam uğraşsın Oya. Çünkü benim hayatım bu apartmandan ibaret. Topu topu üç kat var ama ömrümü çürüttüler.

Son bir haftadır değişen bir şeyler var ama… Sanki bir umut esintisi gibi giriyor birkaç metrekarelik odama, sonra da buraya ait olmadığını anlayıp kaçıveriyor. O umut bana gelmemiş meğer. Başka birine gidecekken bir yanlışlık sonucu penceremden girmiş gibi. Şimdi de gitti işte. Kalmadı tek bir zerre kokudan. Şu pencerenin demirleri olmasa fırlayıp çıkacağım yeminle.

Saat onu geçiyor. Bu akşam erkenden çekildik odalarımıza. Sabah babam erken kalkacak, yola çıkacak çünkü. O yatarsa biz de yatmalıyız. Uykum gelmedi ne demek? Yat zıbar! Şu okullar bir açılsa ya…

Biri kalktı. İşaret ve orta parmağımın ucuyla ittirdim pencereyi. Tam kapatamam çünkü kapanmasına iki ya da üç santim kala ahşabından bir çatırtı duyuluyor. Tuvaletin ışığı yandı. Kim kalktıysa kesin duyar, pat diye girer içeri. Burnunu çekişinden, balgamlı öksürüşünden babamın kalktığını anladım. Annem bu adamla nasıl uyuyor yan yana? Bir insan nasıl bunca yıl tahammül edebilir ki bu seslere? Mecbur kalınca demek ki… “Severek evlenmedik biz kızım” demişti bir gün. O cevabın sorusunu hatırlamıyorum. Yeşil bir gündü. Taze fasulye yeşili. Ne zaman fasulye ayıklasam severek evlenmeyen kadınları düşünürüm. O gün annemle bizim bahçedeki çınarın altına açılır kapanır plastik masayı koymuştuk. Onu da en üst katta oturan, kendini yönetici addetmiş ayyaş herife sorup koyduk. İzin almak şart böyle şeyler için. Malum apartman hayatı kuralla… Eski birkaç taburemiz vardı küçük tuvalette duran, onları da çıkardık. İki kişiydik ama

misafirperverlik ruhumuza işlemiş. Biri gelirse buyur etmek gerekir. Fasulyeleri ayıklarken temizlenenleri önümüzdeki tasa, çer çöpünü de kıvırdığımız torbasına koyuyorduk. Uçmasın diye de fesleğen saksısını koymuştuk poşetin üstüne. Arada dokunuyordum koksun diye. Sanki ben onun başını okşayınca sevinip bana kokusunu yolluyordu. Kokular… Ne kadar önemliydi ruhum için. Okullar tatile girmişti. Yaz başıydı. Karıncalar bazen yollarını şaşırıp ayağıma tırmanıyor, kaşındırıp duruyorlardı ama annemin dikkatini dağıtmamak için sesimi çıkarmadan terlikli ayaklarımı toprağa vurup onları kendi yollarına göndermeye çalışıyordum. Kolay kolay yakalayamazdım annemi bunları konuşurken. O gün babamın gelmeyeceğini bildiğinden mi, yoksa konuşası geldiğinden midir nedir hevesle anlatıyordu.

Kadınlar severek evlenmiyor ama bunun farkındalar. Peki ya adamlar? Onlar da mı sevmiyorlardı? Yoksa seviyorlar ve sadece onların sevgileri söz sahibi olduğu için miydi tüm bu hatalı, engelli evlilikler? Ya da evlenmiş olmak için mi evleniliyordu? Her bir fasulyede bu soruların cevaplarını arıyordum. Ama hepsi de içinde başka soru ceninleriyle karşıma çıkıyor, beni daha da ümitsizliğe sürüklüyordu. Anneme de soramazdım ki. O bu konunun fazlaca içindeydi.

“En iyisi zeytinyağlısı. Daha uzun dayanıyor” dedi annem elindeki bıçakla, upuzun olan bir tanesinin kılçığını, deri yüzer gibi ayırırken. Kafamı salladım. Hafif bir rüzgâr esti sonra. Çınar yaprakları alkışlar gibi sesler çıkardı. Annemi alkışlıyordu. Aferindi. Tam bir ev kadınıydı o. Ben olsam, o an canımın çektiğini yapardım mesela. Bunun için bir alkışı da ben hak etmez miydim? Neyi hak ediyorduk biz?

“Akşam oluyor, serin çıkacak, hadi şunları pişirelim. Bir de çay koyalım kızım. Bugün çekirdek aldıydım pazardan dönerken. Çitleriz akşam senle. Baban gelmeyecek bir iki gün. Yatarız koyun koyuna he?”

“Olur annem”

O günü hatırlarken hep bir ferahlık hissederim ama arkasından bir hüzün gelir mutlaka. Önümüzde baş başa birkaç gün vardı ama babam nasılsa gelecekti. Gelecek ve tüm ağırlığını evin orta yerine bırakacaktı.

Sifonu çekip ayaklarını sürüye sürüye odaya döndü. Beş dakika geçmeden horlamaya başlamıştı bile. Ben de pencereyi kapatıp uyumaya çalıştım.

Ne güzel bir kokuydu…

Işığı söndürüp beklemeye başladım. Bu kez pencere ardına kadar açık. Gözlerimi neredeyse kırpmıyorum. Sanki bir mahkûm gibi ellerim demirlere sımsıkı kilitli, alnım soğuk kafese dayanmış bekliyorum. Geçecek buradan. Kokusu geliyorsa bedeni de elbet görünecektir.

Annem sesleniyor. Karpuz kesmiş. Odama kadar süzülen tatlı aromasından anlıyorum. Son karpuzlar bunlar. Yaz bitti çoktan. Artık pencere aralığımdan giren rüzgâr yüzümü okşamıyor. Sanki bana küsmüş gibi soğuk davranıyor. Şimdi içeri gidip karpuz yersem, o sırada ya buradan geçerse? Bir karpuz uğruna değer mi?

“Ben yemeyeceğim!” diye sesleniyorum. Annem durur mu? Ayak seslerinden anlıyorum, elinde küçük bir tabakla geliyor.

“Yavrum? A aa! Niye karanlıkta oturuyon bakayım sen?” dedikten sonra tabak taşıyan elinin dirseğiyle ışığı yakıyor.

“Sinek girmesin diye yakmadım annem”

“Sen seversin, niye istemedin? Babana mı alındın? Sen onu bilmez misin be kızım? Köpürüverir hemen. Sonra geçer siniri. Sen merak etme. Ben teyzene telefon ederim yarın. O halleder e mi benim güzel kızım. Hadi ye bak, bal gibi” dedi tabağı yatağımın üstüne bırakıp. Ve gitti. Giderken gözlerini bırakmış öyle gitmişti sanki. “Anne! Gözlerini unuttun!” diye seslenmek istedim ardından. Babamı görmemek için bilerek bırakmıştır belki dedim sonra kendi kendime. Burada kalsınlar. Ben gözlerine göz kulak olurum. Göbek kısmı acı kahveden ela tonlarına, sonra da çevresini saran o nehir yeşilleri yuvarlak, kocaman gözlerini… Simsiyah upuzun kıvrık kirpikleriyle korunuyor gibiler. Babama nasıl bakıyorlar ki? Yaş aldıkça kararmış yüzüne, iri yarı bedeninin üstünde etrafa nemrut bakışlar atan adama nasıl bakabiliyor? Dizime değen soğuklukla irkildim. Düşüncelerim karpuz tabağıyla yer değiştirdi. Sarı pikenin üzerine dökülen karpuz suyu anında pembe bir leke bıraktı. Tam da o sırada tanıdık koku burnuma doluverdi. Yatağımın üzerinden fırlayıp ışığı kapadım. Tabağı, çekmeceleri birbirinin sırtına binmiş, simetrisi bozulmuş, derme çatma duran şifonyerimin üzerine bırakıp, tekrar yatağımın üzerine zıplayıp pencereye yapıştım adeta. Kuvveti artmaya başlayan koku yeniden siluet çizmeye başladı. Göğüs kafesimdeki duygu yoğunluğu o siluetle bir bağ kuruyordu sanki. Derin bir nefes çektim içime. Bir yaş belirleyemesem de benim yaş grubuma girmediğini tahmin edebiliyordum. Liseye gitmiyordu kesinlikle. Bence yani. Kokuyu içime çekerken istem dışı kapanmış gözlerimi telaşla açtım. Bu kez kaçırmamalıyım. Kafamı papağan gibi bir sağa, bir sola, yukarı, aşağı hareket ettirip duruyor, dallardan, çiçeklerden kendime görüş açısı belirlemeye çalışıyorum ama nafile. Karanlıkla birlik olmuş bitkiler her şeyi daha da zorlaştırıyordu. Şu sokak lambasını sapanıyla patlatan, mahallenin haşarı oğlanı Hüseyin’i bir elime geçireyim!

Biri geçiyor! Vallahi billahi biri geçiyor! Allah kahretsin göremiyorum ki!… Bir gölge hızla geçti penceremin önünden. Ama yürüyüşünden belliydi, bir erkek, genç bir erkekti. Gözlerimi yumdum. Koku, içeri giren hafif rüzgârla burnuma dolsun ve bir yüz çizsin diye bekliyorum. Bu kez yürüyüşüyle birlikte bir şey daha gördüğümü fark ediyorum. Saç tutamı. Her adımda biraz havalanan bir saç tutamı görmüştüm sanki. Yanılıyor muydum yoksa? Düşün Oya, düşün! Odaklan. Koku kalp atışlarımı hızlandırmaya başlıyor. Hala belirsiz olan yüzü bana bakıyordu. Mıknatıs parçacıkları vardı bedeninde sanki ve beni kendine doğru çekiyordu. Göğüs kafesimde bir yoğunluk hissetmeye başlıyorum. Orada birikip sonra da boğazıma doğru yükselen hisse bir ad bulamaya çabalıyorum. Tanımlayamadığım bu şeylerle tanışmak, beni hem heyecanlandırıyor hem de ürkütüyordu. Fakat yine de, bu duygu katmanlarının en altında bir yerlerde gıdıklayıcı bir istek var gibiydi.

Saç tutamı… Bir aşağı, bir yukarı… Dalgalara zıplayan çocuklar gibi, rüzgârla oyun oynayan saçları…

Pencereyi kapayıp, artık ılınmış karpuzuma uzanıyorum. Çatalın kenarıyla en sevdiğim uç kısmından bir parça koparıp ağzıma atıyorum. Dilim ve damağım arasında ezip suyunun hızlı nefes alıp vermekten kurumuş boğazımdan akışını hissediyorum.

“Oya’m, güzel yüzlüm. Kalk ceylan gözlüm. Anasının kuzusu…”

Annemin sıraladığı yavru hayvanları düşünerek gözlerimi araladım. Sanıyorum saat altı bile değildi.

“Yine bahçe mi sulanacak? Bu Arif Bey, az yese de kendine bi uşak tutsa ya”

“Öyle deme kızım, öyle deme. Boş ver bak bize de az yardım etmedi vakti zamanında. Yoksa burada da oturamayacaktık. Ödedi borçlarımızı neyin hep.”

“Heh, fazlasını da çıkardı ayyaş! Senin miydi o borç yoksa benim mi? Babamın yediği bo…” Sabah sabah ağzımın ayarsızlığı, içimdeki isyankârlığa kilitli kapılarını açınca sonuç yersiz bir gerginliğe dönüştü. Annemin ne suçu vardı? Vardı aslında. Susuyordu, kabulleniyordu. Neyse ne…

Tuvalete girdim, yüzümü yıkamak için açtığım su aynen sabah verdiğim tepki gibi isyan bayraklarını çekmişçesine üzerime patlayıverdi. Annemin musluğun ucuna su düzgün akabilsin diye taktığı mavi lastik başlık kenarlarından gevşemiş olsa gerek, suyu açar açmaz kendini lavaboya fırlattı. Bir nevi intihar. “La havle…”

Annem çay koyarken arkasından usulcacık yanaşıp sarıldım. “Özür dilerim. Sana değildi sinirim”

“Biliyom yavrum. Bilmez miyim… Hadi giyin üstünü de, üşütme. Serince biraz dışarı. Hırkanı al da öyle çık e mi kuzum”

Odamın demirlerine takıldı gözüm. Bahçe hortumunu çekiştire çekiştire uzaklaştım camın önünden. Ta bahçe kapısına kadar ilerleyip içerisi görünüyor mu, görünmüyor mu diye her açıdan bakmaya çalıştım hortum izin verdikçe. Görünmüyordu. Çevre apartmanlara bakındım biraz da. Değişen perde var mı diye. Birileri taşınmış olsa fark etmez miydim ki? Mahalleli birbirini zaten tanırdı. Kimdi bu? Acaba ben teyzemlerin yazlıktayken mi gelmişti? Topu topu bir hafta kaldım zaten onda da, kaçırdığım şeye bak! Aklım kokusuna gidince tüylerim ürperiyor, kalbim koşmaya başlıyordu resmen.

Islanan çorabımın ucu aniden sinirimi bozunca, sesli sesli söylendim; “Yeter bu kadar canım! Çok bile suladım.”

Tatlı bir kaşıntı kısa süre sonra incecik bir sızıya dönüştü. İşaret parmağımın üzerindeki pembemsi minik kesiği görünce nerede kestiğimi hatırlamaya çalıştım. Sürekli olarak ellerimin bazı yerlerinde kesikler oluşurdu ve ben onların ne zaman olduklarını hiç hatırlayamazdım.

Yaşamımız boyunca ruhumuz da kim bilir kaç kez böyle çizikler alıyor farkında olmadan. Bazen rüyalarımızda, bazen anlam veremediğimiz anlarda gözyaşı, korku, heyecan, endişe olarak diriliveriyor aniden. Küçücük kesikler, dikişlik yarıklara dönüşüyor. Ne zaman kesildiğini fark etmediğimiz o küçük yaralar…

Bir parlaklık belirdi gökyüzünde. Kasvetli karanlık, laciverte kesti birkaç saniyeliğine. Yağmur geliyordu. İçim ferahladı nedense. Ama sonra eksikliğini duyacağım koku geldi aklıma. Ya bu gece gelmezse, ya da gelirse ama yağmur kokusunu bastırırsa…

Bir kız koşarak geçti sokaktan. Yeleleri dalgalanan zarif fakat güçlü bir at gibi. İri damlalar düştü tam o sırada gökten. Git gide hızlanan yağmur, en güzel tınıyı yapraklara düşünce çıkarıyordu. İlk kez yağmuru fark ediyordum. Her damla düştüğü noktada farklı bir ses, bambaşka bir duygu bırakıyordu. Açık penceremin önünde, yatağımda bağdaş kurmuş organik bir orkestra dinliyordum. Toprağa düşen damlalar sessizce eriyip gidiyor, taç yapraklara düşenler minik ama tok sesler bırakırken, pencere camına denk gelenler bir şansızlığa kurban gitmişçesine gözyaşları gibi akıyordu. Arabalara düşenler boş bir tenekeye çarpmış, sokağın asfalt zeminine düşenlerse genel ses yoğunluğunu oluşturuyor gibiydi. Bir çocuk gibi elimi uzattım camın demirlerinin arasından. Avuç içlerime değdi birkaç damla. Çocukça hisleri uykusundan uyandıran şeyler hep doğal güzellikler değil miydi zaten? Hissettiğim bu küçük mutluluğu garipsedim. Bu farkındalığa erişmem için pencere kenarında sahibini bilmediğim kokuyu mu beklemem gerekliydi? Kim bilir…

Siyah şemsiyeli biri daha geçti hızlı adımlarla. Tedbirli biriymiş belli ki, yanında şemsiyesi varmış. Pervaza yasladığım kollarıma çenemi dayadım. Gözlerimi kapayıp hızlanan yağmurla baş başa olmanın dinginliğini sonuna kadar yaşamak istiyordum. Ara ara birilerinin geçtiğini değişen ritimlerden anlayabiliyordum. Hoşuma giden şey görmeden, bakmadan kulaklarımla hissetmekti aslında. Hızlı adımlar, şemsiyeli ya da başına elindeki gazeteyi ya da çantayı siper edenler, koşan adımlar, bahtsız salyangozların ezilme sesleri, sileceklerin yaşlanmış lastikleri, kapanan pencereler, balkon kapıları, toprak kokusu, varla yok arası duyulabilen pati sesleri… Hepsi yağmurun diliydi. Hafifçe okşayan ıslak rüzgâr kollarımdaki ince tüyleri ürpertti. Nemlenen burnumun ucu esintiyi daha net hissediyordu. Gözlerimi açtım. Gelmeyecekti galiba. Olsun. Beklemek bazen güzel olabiliyordu. Geri çekilip pencereyi kapadım.

Uyumuşum. Bir nefes içime çekmişim de bırakırken uyanıvermişim gibi hissettim. Sonra da uyku tutmadı. Gecelikten, altı uzun pijamaya geçtiğim şu mevsim en rahat uyuduğum zamanlardır oysaki. Kalktım. Sessizce salona yürüdüm. Ev sessizdi. Babamın evde olmayışını bağıra çağıra kutlayan bir sessizlik. Sehpada kalan çekirdek kâsesi içi boşalmış bir şampanya şişesi kadar yorgun ama başı dik orada öylece duruyordu. İçlerinde annemin dudakları ve dişleri arasında özenle ayıklanmış tuzlu çekirdek kabukları. Yedikten sonra mutlaka bluzunun eteğinde kalanlarını içine silkelediği küçük kâse. Kaldırmadım. Varsın babam gelene kadar dursun. Annemin küçük başkaldırıları da böyleydi. Başka bir evin bambaşka bir salonunda önemsenmeyen küçücük,

sıradan yaşanmışlık kalıntıları, bizim hanemizde yalnızca benim görebildiğim bir isyan bayrağına dönüşebiliyordu.

Duvardaki saate baktım. Beşe geliyordu ama hava hala karanlıktı. Mutfağa yöneldim. Gitmem uzun sürmedi. Sadece birkaç adım. Küçük evin kolaylıkları… Tezgâhın üstünde ters duran bardağı alırken, annemin yıkayıp koyduğu patateslerden birini düşürdüm. Panikle yere çömelip karanlık mutfakta el yordamıyla, düşen eğri büğrü patatesi ararken, aklıma gelen çocukluk anısına gülümsedim.

Buldum! Avucumdaki patatesi burnuma götürür götürmez teyzemlerin Antalya’daki evlerindeki mutfağa gitmiştim sanki. Önümde su dolu plastik taslar ve içlerinde hiç biri birbirine benzemeyen şekillerde doğranmış sarı sarı patatesler beliriverdi. Parmaklarımı tasın içine daldırıyor, suyu şıpırdatıyordum. Sandalyede otururken ayaklarımın yere değmediği yaşlar daha.

Arada, “çiğ patates yenmez! Karnın ağrır sonra. Kız kime diyorum ben!” gibi uyarılar alıyor, bir yandan da teyzem ve annemin arasında konuşulanların hayati önem taşıdığını hissediyordum. Elimde değildi, patatesler çok iştah açıcı renkteydi ve iki kadın arasında gidip gelen kelimeler merakımı uyandırıyor, ben meraklandıkça iştahım tetikleniyordu.

“Bende kal! Al Oya’yı da gel” diyordu teyzem. Annemse hep sessiz. Dalgın.

Antalya’da kaldığımız o kısa zaman diliminde, aynı gözlere sahip iki genç kadının birbirleriyle konuşmadan, yalnızca bakışarak anlaştığına defalarca şahit olmuştum.

Suyumu içip, mutfaktan aldığım anıyla birlikte odama döndüm. Birazdan ezan okunacaktı. Sonrasında da annem kalkardı. “Sabaha patatesli yumurta yapacaktı bana demek ki, yıkamış koymuş canım anam.”

Uyuma umudum yoktu ama yapacak bir şey de bulamıyordum. Yatağıma girdim. Dilimle damağım arasına yıllar öncesinden çıkıp gelmiş nişasta tadındaki anıyla birlikte uyumuşum.

“Yavrum niye patatesle uyudun?”

Uyuşmuş parmaklarım arasındaki sebzeye birkaç saniye bakıp gülmeye başlayınca annem de güldü halime. Elimdekini alıp bana hala çocukmuşum gibi hissettiren bakışını attı.

“Çayı koydum, hadi kalk da ana kız kahvaltımızı yapalım” dedi mutfağa giderken. Sonra sesini biraz daha yükselterek “Teyzen de istediğin kitapları yollamış sana. Gelir bir haftaya” diye cıvıldadı.

Ateş bedenimi yakıyordu. Göğsümde başlayan o korkunç sıcaklık hızla tüm vücuduma yayılıyordu. Sesler küle dönen kâğıtlardan değil lime lime olduğunu hissettiğim etlerimden, deri ve kaslarımdan geliyordu sanki. Sayfa sayfa incelediğim o bedenler, yüzler, eller hepsi ama hepsi alevlerin içinde eriyip gitmişlerdi. Bir anda! Nedeni, niçini sorgulanmadan kaba saba elleriyle o

zarif bedenleri atıvermişti sobanın içine. “Bunları öğrensin diye mi yolluyoruz okula? Nereden geldi bu saçmalıklar? Yine o kardeşin girdi di mi bunun aklına?”

Ben de oradaydım. Sorular, sitemler banaydı ancak muhatabı annemdi. Onun tüm görevi kendince haklı öfkesini kusabileceği bir kaba dönüşmesiydi. Aksi düşünülemezdi. Bana attığı bir kaş, bir göz hareketiyle itiraz etmeme izin vermeden odaya yollayan kadın, aynı zamanda kemikleşen sinir yapısıyla da siper görevini üstlenecekti yine. Ağlamamak için zor tutuyordum kendimi. Gözlerimi kapayıp artık olmayan kitaplardaki çizim tekniklerini hatırlamaya çalıştım. Kafa, burun, gözler, omuz ve kollar, oturan bedenler, ayakta duran, önden, arkadan kadın ve erkek vücutları. İlk nereden başlanıyordu? Kollardaki açılar, ellerdeki duruşlar… “Düşün Oya düşün! Hayır ağlamayacağım!” Sesim o kadar acınası çıkmıştı ki, inleyen, zayıf, silik bir isyan vardı tınısında. Kendi içinde çırpınan bir ses. Sesime üzülüp ağladım. Ben yalnızca çizmek istemiştim. Kâğıtlara, defterlere çizim yapmak. Sessizce kalem kullanmak. Anıları, hayalleri kokuları çizmek, onları hayata döndürmek, yaşatmak, sonsuzlaştırmaktı istediğim. O kokuyu çizebilmek istemiştim. Onun kokusunu…

Odadan hiç çıkmadım. Hava kararmıştı. Annem zırt pırt gelip saçımı okşayıp duruyor, “ararım ben teyzeni yine alıp yollar, sen merak etme” diyor kendince beni teselli ediyordu. Teselli sırası bana geldi sonra. Daha fazla üzülmesine dayanamayıp, olabildiğince inandırıcı bir ifadeyle iyi olduğumu söyleyip, gönderdim içeri. Eski defterlerimden birini çıkarıp kendimce çizmeye başladım. Aklımda kalan ne kadar çizim tekniği varsa, kareli metod defterime döktüm. Sinsi sinsi fırsat kollayan gözyaşım bir erkek bedeninin diz kapağına damlayıverdi o anda. Çizimimi noktalayan yaş aynı zamanda koku zerreciklerinin burnumun ucuna kadar geldiğinin habercisiydi de. Gelmişti! Geçiyordu! Gelip geçen sevgili gidiyordu. İçerideki cehennem ateşi umurumda bile değildi. Sobanın içinde cayır cayır yanan bedenleri unutuvermiştim. Soğuk demirlere yapıştım. Gözyaşlarım ona seslenmek için tenimde koşmaya başlamışlardı. Bazıları ağzımda kaybolup tekrar içime karışırken, bazıları da bir yerlerde yok oluyordu. “Hey!” demek istedim. “Kimsin ki sen?” diye sordum içimden. Karanlıkta giden adam… Heyecanla yatağa bıraktığım kalemimin ucu dizime battı. Umursamadım. Gözyaşımın çizdiğim adamın dizine düştüğü anla birleşti bu iki sahne gözümde. Gülümsedim. Ta ilerideki soluk sarı sokak lambasının altında yürüyüp giden karaltıyı görmeye çalıştım. Kalan kokuyu içime, çoktan soğumuş havadaki koku zerreciklerini burun deliklerime doldurdum.

Bahçeyi sulayan kızına takıldı gözü. Parmaklarının arasındaki eskimiş kumaşı unuttu. Diz izlerinin artık kalıcılaştığı, soluk mavi pijama altını tutuyordu hala. Başının iki yanından sarkan örgüleri seyretti bir süre. Kendi gençliğini izler gibi… Burnundaki sızı kalbine iğne batırdı sanki. Kızının hep oturduğu yere oturdu. Bir bacağını altına alıp, elindeki pijamayı yalandan katlayarak, gülleri sulayan Oya’sını bir süre daha seyretti. Oturduğu yatağın örtüsünü eliyle düzeltti, sanki bir meşguliyet gerekiyor gibi. Sonra yastığa yöneldi. Kabartırken altına suçlu gibi saklanmış defteri gördü. Doğrulup masasına koymak üzere kalktı. Şöyle bir sayfalara bakmak istedi. Meraktan çok annelik içgüdüsüyle… Kurşun kalemle resmedilen kollar, bacaklar… Tekrar pencereye çevirdi başını. Sabahın ilk ışıklarında, bahçe sulayan güzel kızına baktı yeniden. Üzerine geçirdiği ince hırkaya, uykulu gözlerine, çamurlu hortumu tutan narin parmaklarına, pazardan aldıkları lacivert eşofman altına, çorabın üstüne giydiği naylon bahçe terliklerine baktı. Sonra henüz gelmemiş

geleceğine… Bu pencere demirlerinin ardındaki odaya baktı. Bu giriş kattaki evde yanan, kızının ellerinden çıkan hayallerin yanışını, küle dönüşünü izleyen anne oluşuna baktı. Aniden ciğerlerinin havasız kaldığını hissetti. Telaşı cana gelmişçesine onu salona sürüklüyordu. Telefonun başına geçmişti bile.

“Hayırdır abla bu saatte? İyi misiniz?”

“İyiz iyiz çok şükür. Sana bir şey sormam gerek”

“Oya’yı sana yollasam…” yutkundu. Kuruyan dudaklarını yaladı. “İstediği okula kaydını yaptırabilir misin?”

“Ne yaptı kıza? Oya iyi mi?”
“Yok bişey yapmadı. Sen de hele bana, yaptırabilir misin? Geç kalmış mıyızdır?”

“Tabii yaptırırız ablam! Ali bu sene müdür yardımcısı ya orada. Her konuda destek olur sen hiç merak etme” dedi kardeşi hevesle.

“Oh çok şükür Narin’im… İçim nasıl ferahladı bilsen…” dedi derin bir nefes alarak. Dakikalardır sıkışan ciğerleri açık denizlere yelken açmıştı sanki. Bir yandan Oya’ya sevinirken diğer yandan kocasına olan güvenini bir cümlede hissettiren kardeşine gıpta ediyordu. En azından o bu konuda mutlu olmuştu hayatında.

“Abla…” dedi içinde çekinme duygusu gizlenen bir sesle Narin. “He gülüm?”

“Sen de gel ablam he? Bak burada da bir evin var, odan bile hazırda bekliyor seni. Biz ikinize de bakarız. N’olur güzel ablam benim!”

“Hele bi Oya’m yolunu bulsun da… Hayat ne gösterir bakalım, önce Allah’a sonra da size emanet. Ben her ay ona destek olurum. Ali kardeşime şimdiden teşekkür et e mi?”

Çöken gece yüreğine de çökmüştü sanki. Ağrıyan kollarını, moraran ayak bileğini, patlayan dudağını unutmuş, pencere demirlerinin arasından odaya sızan soğuk havayı içine çekiyordu. Alev alev yanan içine biraz olsun buz tutmuş gibiydi Eylül’ün serinliği. Ekim çoktan gelmişti aslında. Neredeyse hiçbir şeyini almadan giden kızının odasına baktı şöyle bir. Elmacık kemiğindeki şişlik yüzünden düşmekte zorlanan gözyaşını hırkasının koluyla siliverdi.

Dışarıdan gelen hoş bir koku o an dikkatini dağıttı.

Yorum yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.