top of page

Cumhuriyetin Kemanı Sustu

Yazar: Serhan Bali


Evet, ‘Cumhuriyetin Kemanı Sustu’… Suna Kan’ı anma yazılarından birinin başlığıydı bu ve bence çok anlamlıydı. O hiç tartışmasız ‘Cumhuriyet’in kemanı’ydı çünkü. Atatürk’ün savaştan çıkar çıkmaz, müzik öğretmenleri yetiştirilmesi amacıyla Musiki Muallim Mektebi’ni kurduğu 1924’ten nerdeyse çeyrek asır sonra, Atatürkçü ruhla çıkartılan Harika Çocuk Yasasıyla Paris’e gönderilip orada en iyi hocalardan ders alması sağlanmıştı. Konservatuvarı 1952’de birincilikle bitirdikten sonra beş yıl kadar Fransa’da çalışmalarını hocası Gabriel Bouillon’la sürdüren genç Suna girdiği keman yarışmalarında önemli dereceler elde etmişti.


1957’ye gelindiğinde ise ondan çeyrek asır önce aynı yola çıkmış, Paris ve diğer önemli Avrupa şehirlerinde eğitim aldıktan sonra ülkelerine dönmüş ilk kuşak bestecilerimizin örneğini takip edip o da yurda dönmüştü. Suna Kan yurda dönmeyip yaşamını Avrupa merkezli sürdürebilecek, önemli konservatuvarlardan birinde, muhtemelen mezun olduğu Paris’te veya Cenevre’de hocalık yapmanın yanı sıra her yıl dünya çapında turnelere çıkabilecek ve böylece ismini daha geniş çevrelere duyurabilecek bir sanatçı potansiyeli taşıyordu aslında. Sonuç itibariyle çok iyi bir eğitim almış, prestijli yarışmalarda derece kazanmış üstün yetenekli bir kemancıydı.


Vatanına dönmeyi tercih etti Suna Kan çünkü Anadolu’da yapacak daha çok iş vardı ve ona da büyük bir görev düştüğüne inanıyordu. 25 yıl önce yine aynı duygularla vatanlarına dönen, sonradan ‘Türk Beşleri’ olarak adlandırılacak Cumhuriyetin ilk kuşak bestecileri de aynı duygularla yurda dönmeyi tercih etmişlerdi. Atatürk’ün müzik devrimi meyvelerini vermiş, gerekli müzik eğitimi kurumları kurulmuş, ilk kuşak besteciler ve yorumcular yetişmişti; Osmanlı’nın Muzika-i Hümayun’u ise Riyaseti Cumhur Senfoni Orkestrası (1970’ten sonra Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası) ismiyle yoluna devam ediyordu. En önemli iki eksik, opera kurumlarının henüz var olmaması ve Suna Kan’ı daha çok ilgilendiren bir konu olan, Ankara dışında düzenli orkestra kurulmamış olmasıydı (1945 yılında Cemal Reşit Rey önderliğinde yola çıkan İstanbul Şehir Orkestrası’nı saymazsak).


Ama bunlardan da önemlisi, Atatürk’ün Müzik Devrimi’nin Ankara ve İstanbul dışına henüz çok az çıkartılabilmiş olduğu gerçeği, ülkedeki müzisyenleri ve müziksever entelektüelleri düşündüren bir sorundu. Suna Kan’ı yasayla yurtdışına yollayan İsmet İnönü ve CHP, Kan’ın Paris’te okuduğu yıllarda iktidardan düşmüş, yerine Demokrat Parti iktidarı kurulmuştu. İlk yılların devrim ateşinin müzik alanında da artık söndüğü yıllardı o yıllar. CHP’nin son yıllarında kapatılmaya başlanan Köy Enstitülerinin kapısına Demokrat Parti iktidarında tamamen kilit vurulmuş, Halk Evleri ise DP iktidarının daha ilk yılında kapatılmıştı. Bu kurumlar aynı zamanda halkın Anadolu bozkırında yeşertilen çoksesli müzik sanatıyla tanışabildiği yegâne alanlardı.


Suna Kan yurda döndüğünde sanatsal anlamda çöle dönmüş, Cumhuriyetin ilk yıllarında yurdun dört bir yanında yaygınlaştırılmaya çalışılan çoksesli müzik ateşinin çoktan sönmüş olduğu bir Anadolu buldu karşısında. Kan’ın döner dönmez CSO’nun solist sanatçılığına atanması sürpriz değildi zira orkestra o yıllarda bu sanatı devlet katında icra alanında temsil eden biricik müzik kurumuydu. CSO, sanki genç virtüozun yurda dönmesini bekliyormuş gibi, 1959’da Hikmet Şimşek yönetiminde, sonradan çok ünlenecek Anadolu turnelerini başlattı. Suna Kan da ilk yıllardan itibaren bu turnelerde solist olarak, Cumhuriyetin diğer genç virtüozlarıyla birlikte, görev alıyordu. 29 Ekim 1961’de CSO’nun, bugün Tarihi Salon adını alan yeni salonunu solist olarak açma onuru da Suna Kan’ın oluyordu.


1962’de CSO içinden seçilen yirmi müzisyenle bir doğu turnesine çıkılacaktı. Solist, özel olarak bu turneye katılmak isteyen Suna Kan olacaktı. Turnede konser verilen iller Erzincan, Gümüşhane, Erzurum, Muş, Bitlis, Van, Hakkâri, Siirt, Batman, Diyarbakır, Malatya ve Kayseri’ydi. Bu illerde yaşayan pek çok insan turne sayesinde muhtemelen hayatlarında ilk kez bir klasik müzik konseri izleyeceklerdi. Suna Kan, CSO’nun ilk Ortadoğu (1962) ve Avrupa (1963) turnelerinin de solistlerinden biriydi (1917-18 ve 1926 turnelerini saymazsak bu ilk Avrupa turnesiydi). Kan’ın Düsseldorf’ta verilen konserde Alman dinleyiciler önünde Beethoven’in Keman Konçertosunu solist olarak çalması herhalde kendisinde ve orkestrada büyük bir heyecan uyandırmış olmalıydı (CSO’nun turneleri ve Suna Kan’ın bu turnelerdeki rolü hakkında ayrıntılı bilgiye orkestramızın tarihini yazdığım kitabımdan ulaşılabilir). Suna Kan’ın yaşamı CSO’nun tarihiyle çoğu yerde örtüşür. Müzisyenleri CSO içinden seçilen Gürer Aykal yönetimindeki Ankara Oda Orkestrasının da Kan’ın kariyerinde önemli yeri vardır.


Son olarak, sanatçımızın Atatürk devrimlerine ve özellikle Müzik Devrimi’ne gönülden ve ödünsüz bağlılığının yarattığı şu ünlü ‘Itri krizi’nden bahsetmekte yarar görüyorum. Kan’ın kısa sayılabilecek Wikipedia biyografisinde bile geçtiğini gördüğümüz bu olayın, sanatçımızın vefatının ardından medyada çıkan bazı olumsuz yorumların ve Kan’ın vefatına yönelik olarak hükümet kanadında üzüntüyle gözlemlediğimiz tepkisizliğin kökünde yattığını iddia edebiliriz. ‘Itri Yılı’ ilan edilen 1971 yılı sonunda, dönemin Kültür Bakanı Talât Sait Halman’ın Bakanlığın Korosuna bir Itri Konseri için CSO Salonunu tahsis etmesi CSO müzisyenleri ve solistleri cephesinde büyük gürültü koparmış, eleştirilere Suna Kan da katılıp Halman’a Milliyet gazetesinde sert cümleler ihtiva eden bir ‘açık mektup’ yazmıştır. Çiçeği burnunda Bakan kopan gürültü üzerine konseri Büyük Tiyatro’ya almak zorunda kalacak ve sonra istifa edecektir.


Kan’ın bu sert tepkisi, çoksesli müziğe mesafeli kalmış çevrelerce yıllar boyu ülkemizdeki Batı müziği çevrelerine ve sanatçımıza yönelik bir karşı argüman olarak maalesef kullanılmıştır. Bugünden bakıldığında aşırı bir tepki olduğu rahatlıkla söylenebilecek bu olayın, o günlerin atmosferi ışığında değerlendirilirse, Atatürk’ün Müzik Devrimi’nden ödün vermek istemeyen Batıcı çevrelerin doğal bir refleksi olarak okunabileceği kanaatindeyim.


Suna Kan gibi, ‘Cumhuriyetin Kemanı’ sıfatına layık olabilmiş, anıtsal bir sanatçı hakkında elbette yazılacak daha pek çok şey var. Dileğimiz, yaşamının özellikle son döneminde ve vefatında toplum olarak maalesef kendisinden esirgediğimiz ilgi, sevgi ve saygıyı bundan sonra onun büyük anısını yaşatacak şekilde daha fazla sergileyebilelim.


Not: Bu yazı Oksijen gazetesinin 23 Haziran 2023 tarihli nüshasında yayımlanmıştır.

50 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

YASAK KELİME

Comments


bottom of page