top of page

KAYBOLUŞ

Fethiye Kutlu

Buart Sanat Atölyesi

Yataktan kalktığında gün yeni ağarıyordu. Horoz sesleri bile sabaha düşmemişti daha… Entarisini başından geçirip eşarbını da keçik kurduktan sonra mutfağa seğirtti. Cağda yüzüne su serpip peşkir ile kurulandı. Ocağı tutuşturmak için çalı çırpıyı odunların üzerine yerleştirdi, kibritle tutuşturdu. Çorba için kazana su doldurdu. Ocağa koydu. Akşamdan ıslattığı yarmayı bir daha sudan geçirdi.

Sininin tozunu aldı. Olmadı bir daha tozunu aldı, olmadı bir daha. İç sesinin “bir daha sil, olmadı bir daha.” Bu silmeler dakikalarca sürdü. Kaynanasının sesiyle ancak kendine gelebildi.

“ Sana söylüyom kız Ayşe, duymuyon mu ?”

“ Duydum ana. Sofrayı hazırlıyom.”

“ Emmin namazdan gelir şimdi. Ben aşağı süt sağmaya iniyom. Sofrayı çabuk kur. Ben ekmekleri ıslattım sen dürüver artık.”

Ayşe, siniyi bir daha acele ile sildi. Sini altlığını yerleştirdi. Yer minderlerini de etrafına

dizmeye koyuldu. Yeşil minderi koydu. Tekrar kaldırdı, tekrar koydu. Yıllar önce meydana gelen hacı kızların ağabeyinin kazası aklına takılıyor. Bu düşünce beynini didiklerken, yerini başka kötü bir düşünceye bırakıyordu. Kafasına üşüşen bu kötü düşünceler arasında yaptığı her şeyi defalarca yapmayı sürdürüyordu. Minderi bir daha kaldırdı, bir daha koydu. Güzel bir düşünce aklına gelmeliydi… Ancak o zaman minderi yerine yerleştirebilirdi. Ali’ye sevdalı Meryem’i düşündü. Gülümsedi, bu güzel düşünce zihninden gitmeden minderi hızlıca yerine yerleştirdi. Çorba taslarını siniye koydu. Çorba taşmasın diye bir daha karıştırdı. Islatılan yufka ekmekleri acele ile dürüp sofraya getirdi. Koydu, kaldırdı. Bir daha koydu. Birden Zekeriya’nın yatak odasından gelen gür sesi ile irkildi.

“ Ayşe , mintanımı getir.”

Zekeriya, ona sırılsıklam aşık olduğunda daha onaltısındaydı. Zekeriya’nın ailesinin hali vakti yerindeydi. Aile, Ayşe’yi istemediğini fazlaca belli etti etmesine de. Zekeriya’yı vazgeçiremediler. Yoksulluktan nefesleri kokan Güdüklerin kızı Ayşe’yi anlı şanlı bir düğünle oğullarına almak zorunda kaldılar.

Ayşe, yatak odasına gitti. Kapıda durdu. İlk gecelerinden beri kocasının kendisini gonca bir gül gibi hissettirdiği bu odayı çok sevdiğini düşündü. İçeri girdi. Acele ile duvara çivi ile asılı elbise örtüsünden mintanı çıkardı, Zekeriya’ya uzattı. “Mintana bir daha dokun” diyen iç sesini duydu. Mintana bir daha dokunmak istedi. Zekeriya çoktan sırtına geçirivermişti bile. Öylece kalakaldı. O mintana mutlaka dokunmalıydı. Elini uzattı. Zekeriya ile gözgöze geldi. Gözlerini acele ile kaçırdı. Kocasına bakmadan mintana dokundu. Zekeriya çorabını giymeye başlamıştı. O mintana bir daha dokunmalıydı. Gitti, elini bir daha Zekeriya’nın mintanına sürdü. Zekeriya’nın ne oluyor bakışları ile karşılaştı.

“ Neler oluyordu ? Gerçekten deliriyor muydu ?”

Reyhanlar boy mu atmış, mor keskin kokuları bahçeyi mi sarmış … Çok sevdiği cam güzelleri pembe dünyalarından ona göz mü kırpıyor, farkında değil…

Öylesine tedirgin, ürkek, güne başlıyordu.

Yaptığı işi defalarca yapmaya çalışıyordu. Çocukların evcilik oynarken, oyuncakların yerini defalarca değiştirmesi gibi. O da bozup yapıyor, bozup yapıyordu.

Sabahtan akşama dek evi temizliyor. Avluyu defalarca süpürüyor. Yerdeki küçük taşa defalarca dokunuyor. Su tasını durmadan kaldırıp koyuyor kaldırıp koyuyordu. Ayakkabıları diziyor, bozuyor, bir daha diziyordu. Yatağa yatıyor, kalkıyor bir daha yatıyor, kalkıyor bir daha yatıyordu…

Yakınlarını elim bir kazada kaybetmiş kimselerle konuşamıyor, onlara dokunamıyor, onları görmekten bile rahatsız oluyordu.

Son günlere kadar yaşamında önemli bir aksaklık yoktu. Şimdilerde ise iç sesi ona rahat huzur vermiyor. Sürekli emirler yağdırıyor. “ Onu yap, onu yapma. Bir daha yap, olmadı bir daha” diye.

Ayşe içindeki bu anlaşılmaz değişimden oldukça rahatsız. Kimseyi görmek istemiyor. Bu çok garip , amansız , utanılacak bir hastalık olmalı diye düşünüyor. Bu gerçek, onu öylesine korkutuyor ki, anasına bile açılamıyor. Kendi kendini anlayamazken, başkalarından bunu hiç beklemiyor.

Onun hareketlerini dikkatle izleyen, ondaki garipliği hemen fark edebilirdi. Gözü Ayşe’den başkasını görmeyen Zekeriya’ya hiçbir şey garip gelmiyordu. Ayşe’nin her hareketi güzeldi. Cana yakındı. Can yakıcıydı. O sımsıcak bakışlar, yüreğini ilk günkü kadar yakıyor, içini eritiyordu.

Ayakkabılarını yüz defa giymiş, yüz defa çıkarmış umurunda bile değil.

Keçiğinin altından beline dökülen o güzel , kıvrımlı kumral saçların savruluşu. O ince endamın her hareketi bir zarafet gösterisiydi Zekeriya için. Ayşe yürür, rüzgar yürür, çiçek yürür, su yürür, bahar yürürdü… O, bahçelerindeki kadifeler, güz gülleri kadar güzeldi… Sesi pınarlardan akan suyun şırıltılı şarkısıydı.. Öyle ki, Ayşe yaşam dı. Yaşam ise Ayşe’ydi.

O’nunla ilk kez köprü başında karşılaştı.

Ayşe’nin ceylan bakışları,o anda, Zekeriya’nın kalbini delip geçmeye yetti.

İlk şaşkınlık geçtikten sonra, o ay yüzlü, selvi boylu kızın peşinden gitti. Göksun’un ara sokaklarında uzun süre takip etti. Beloba mahallesine kadar gittiler. Evlerini öğrendi.

Her gün Göksun’un o en uzak mahallesine uğrar oldu. Ayşe’yi bir kere daha görme pahasına.

Mahallenin delikanlıları, Zekeriya’yı tehdit ettiler, dövmeye kalktılar. Hiçbir şey onu oraya gitmekten alıkoyamadı. Ayakları onu hep oraya taşıdı. Ayşe’yi her görüşte kalbinin atışları dizginlenemez bir attı…

Yanık kalbini türkülere döktü…

“ Hasretin okları sinemi deler,

“Yüzbin tabip gelse çare mi kılar,

“Ne gönlüm şadolur ne yüzüm güler,

“Yürekte yarem var, ağlar gezerim.”

Aile Zekeriya’yı bu sevdadan vazgeçirmek için boşu boşuna uğraştı. Bütün gününü Belobada geçirmeye başlayan oğullarına daha fazla direnemediler. Ayşe’yi ailesinden istediler. Kızları rahat eder düşüncesi ile Güdükler çok nazlanmadı. Kızlarına bile sormadan “hayırlıysa olsun” dediler.

Kısa zamanda düğünleri kuruldu. Ayşesine kavuşan Zekeriya onu öpüp koklamaktan , sevmekten başka şey düşünmedi…

Ayşesi onun olsun isterse garip olsun.

*****************

Sokaktan gelen sesler, onu çok gerilere götürdü, Yaşar’ı hayran hayran izlediği günlere.

Mahalledeki çelik çomak oyunu, bir şölene dönüşürdü çoğu kez. Onlu yirmili yaşlardaki tüm gençler, Kız erkek farketmeden bu şölenin bir parçası olurlardı. Baharlarda oynanırdı, daha çok da ilkbaharda…Bahçe ve tarla işlerinin henüz yoğunlaşmadığı, karların toprağı, suya doyurup, eridiği dönemlerde.

Sokak kapatılır. Tüm mahalleli yerini alır, iki gruba ayrılmış çelik çomakçılara tezahürat yapılırdı.

Ayşe kenardan seyrederdi. O coşkuyu, oyuncular kadar yaşardı .Yaşar çeliği o kadar uzaklara çelerdi ki kimse yakalayamaz grubu mutlaka kazanırdı.

Ayşe Yaşar’ı gördüğünde kalbinin küt küt atmasına engel olamazdı, yanaklarının kızarmasına da.

Yaşar onu fark eder miydi, ona bakar mıydı bilemiyor. Emin olduğu tek şey, adımlarının kendisini Yaşar’ı görebileceği yerlere götürdüğüydü. Yaşar askere alındıktan bir ay kadar sonra Zekeriya’ya söz kesilmişti bile. Kendisinden habersiz. Ve evlendirildi.

Daha ne olduğunu anlamadan gebe kaldı. Ne zaman genç kızdı. Yaşar’a sevdalanmış mıydı? Şimdi de anne oluyordu. Duyguları var mıydı, bir şeyler hissetti mi hiç bilmiyor.

Şimdi sadece yaşıyor. Resmin hareket eden bir parçası, ressam nereye koyarsa orada duruyor. Ağacın yanında, çiçeğin renginde, sesin sessizliğinde öylece duruyor.

**************

Ahmet’in ağlaması gecenin ayazını deldi. Hava buz gibi. Ayşe beşiğe sıçradı. Tek kaygısı Zekeriya’nın uyanması. Ahmet’i alıp aralığa çıktı. Kucağında salladı. Meme verdi Ahmet dudaklarını kısıp almadı. Ne yapmalı, endişeli, şaşkın…

Kaynanası Emine kadın eşikte. Bir hışımla bebeği Ayşe’nin kucağından aldı. Söylendi de söylendi. Ayşe’nin eli ayağına dolandı.. Ne yapacağını bilmeden ayakta bir yaprak gibi sallanıp durdu.

Emine Kadının ”Git ocağı tutuştur, bebe soğuktan donacak” sesiyle mutfağa koştu. Odunları tutuşturmaya çalıştı Çırayı tutuşturmak için yaktığı kibriti söndürüyor, tekrar yakıyor, söndürüyor, tekrar yakıyordu. Ne yapacağını bir bilse. Kaynanası az sonra” bu gelinin içine cin girdi” diye başlayacak. Yapacağı hiçbir şey yok. ”Allahım yardım et “ diye dua ediyor içinden.

Ama olmuyor, ocağı tutuşturmayı başaramıyordu. Emine Kadın bir suratla içeri girdi; “Peh kızım bir iş yapaman mı sen. Git bebenin altını değiştir, ocağı bana bırak”. dedi sertçe.

Ayşe çocuğun altını değiştirmeye çalıştı. Ahmet’in kirli bezlerini temizleriyle değiştirdikten sonra, kundağı bir türlü bağlayamıyordu. Emine kadının “Ahmedimi getir biraz ısınsın”. Sözünü duymuyordu bile.

Ayşe Gelin bağlayamadığı kundağın başında donmuş gibi. Kötü düşünceler kafasının içinde sisler oluşturuyordu. Yoğun sis görmesini engelliyor, zamanı yok ediyordu. Ayşe yine amaçsız hareketlerin ortasında bocalıyordu.

Emine Kadın gözlerine inanamadı. Ahmet bebek hala çıplak ayaklarını sallayıp avaz avaz ağlıyordu. Ayşe Gelin kundağı bağlayıp açıyor, bir daha bağlıyor, açıp bağlıyor açıp bağlıyordu.

Ne yapsa konu komşunun dilinden kurtulamıyacaklar. Zekeriya laf anlamayacak. Ayşe’nin anası, siz kızımı delirttiniz diye tutturup kıyametleri koparacak. Hoca, hocaya götürüp okutmalı, muska yazdırmalı.

“Delirdi bu delirdi.”

Kocasına anlatsa o da inanmayacak. Bu gelini hiç istemedin ondan diye başlayacak.

Bu ayıp kimselere duyurulmamalı. Anlı şanlı Emine Kadının gelini böyle mi olmalıydı. Hele bacısı duyarsa… Eşe hiç duymamalı. Kızı Elif’i Zekeriya’ya eş olarak düşünmüş hayalleri yıkıldıktan sonra da el gibi davranıyor artık.

**********

Leyla erken kalktı o gün. Tatlı bir ayaz var dışarıda ,insanı üşütmeyen ama kendine getiren. Tarlaya gitmeden önce, eve yakın Yıkılan çeşmesinden suyu taşıyacak. Acelesi yok. Kovaları alıp çeşmeye gitti. Kovaların dolmasını beklerken Yıkılanın taşlarına oturdu. Taşın serinliği içini ürpertti.

Yıkılan çeşmesi kasabanın ortasından geçen ana yola iki adımlık aşağısında. İki büyük söğüt ağacının dibinde sessizce yıllardır akıyor. Sularında Göksun’un yaşamı gizli. Dertliler için sabır taşı, sevdalılar için yanık türküler söyleyen bir haldeş. Verilip alınan ne çok söze tanık. Başında ne dilekler tutuldu, ne adaklar adandı. Dedikodular salındı sularına, sırlar akıtıldı. İhanetleri de gördü, kavgaları da. Çocuklarla oyunlar oynadı. Kavurucu yaz sıcaklarında yürekleri serinletmeyi de bildi ,asker analarıyla yol beklemeyi de.

Leyla da bugün onunla dertleşmeye geldi. Kimselere söyleyemediği içinde çatallanıp budaklanan, dillendiremediği, kendini yiyip bitiren kuşkularını anlatmaya geldi. İkinci kova da doldu taştı. Ama yerinden kalkmadı. O, sadece akan sulara içini akıtmak istiyordu. Biricik Ayşe’sini konuşmak istiyordu Yıkılan’la.

Kovadan akan sular gibi, içi de yavaş yavaş Yıkılan’a akmaya başladı.

Çektikleri yoksulluğu, Ayşe de çekmesin diye Kahyaların oğluna daha çocuk yaşta gelin ettiler kızını. Emine kadın yeri göğü titretirken, Ayşe’si hiç bahar yaşamamış gonca bir gül, yuvadan çabuk uçurulmuş yavru bir kuş. Ne yapar ne eder. Koca bir evin , kocanın , kaynananın, kaynatanın, kayınların, evde kalmış kız kurusu Sultan’ın yanında şaşkındır şimdi, küçük serçesi, nereye konacağını bilemez. Yakında da değiller ki sık uğrasın görsün Ayşe’sini. Karşılaşsa da Ayşe’yle konuşamıyor hiç. Konuşmamak için kaçıyor sanki. Bir gariplik var bu kızda. Kimden öğrenmeli. Derdi ne ? O güzel kara gözleri zifiri karanlık. Parıltı yok. Işık yok. Yalnız yakaladığı sınırlı anlarda Ayşe’si “ Ana yok bir şeyim!” diyor da başka bir şey demiyor. O zaman zifiri karanlık niye ? Var var bir şeyler var…

Kocası Zekeriya öte git demez Ayşe’sine. Ya öbürleri evdekiler… Ya, Emine kadın ? Çok dişlidir çok. Ayşe’sini de hiç istemedi. Sultan, kızını kıskanıp oyunlar etti mi acaba ? Yok yok bilemeyecek hiç… Yaprakları açmadan kuruyacak yavrusunun…

************

Ali, her sabah Emine Kadınla gelini Ayşe’yi mutfakta telaş içinde oradan oraya koştururken buluyor. Emine Kadın’ın suratından düşen bin parça. Ayşe Gelin de korkmuş ürkmüş bir ceylan. Gözlerden kaçıp kurtulmak isteyen.

“ Allah için güzel kız. Saygılı da… Üstelik daha çocuk. Bu gelinden ne ister bu koca kadın bir türlü anlamam.”

“ Gelin pek tuhafmış da, üstelik beceriksizmiş… Hiçbir işin sonunu getirememezmiş… Bazen donar, hareketsiz kala kalırmış da … Emine Kadını çıldırtıp çatır çatır çatlatırmış da…… Mış mış da mışmış. Kahırlanır da kahırlanır. Bu uyuz, üfürsen uçacak gibi cansız gelini başına musallat etmiş Zekeriya. Sanki gözü kör hiçbir şeyi görmezmiş. Deliymiş bu kız deli. Oğlu öyle bir iş açmış ki başlarına. Dolu almaz boş dolmazmış…”

Ali, bunları her gün dinlemekten bıktı.Çok acıyor gelinine. Emine Kadına bir şey anlatmak ne mümkün. Dinlemiyor ki kimseyi. Zekeriya da çok mutlu. Başı bulutlarda sanki. Ayağı yere basmıyor. Sonra nurtopu gibi iki de torun vermiş. Varsın çatlak olsun Ayşe de. Emine Kadına ne ki?

Ya Zekeriya’yı da etkilerse koca kadın, Ya her şeyi tersine döndürürse… Bunları düşünmek istemiyor, bu işin sonu nereye varacak bilmiyor…

***************

Emine Kadın gelini Ayşe’yi hocaya götürmek için kararlı. Ayşe gelmek istemeyip direnirse zorlayacak. Zorla da olsa götürüp okutacak. Muska yazdıracak. Başka çaresi yok. Gerekirse Zekeriya’yı da, kocasını da dinlemeyecek.

“ Yetti gayrı. Karı deli işte. Yaptığı her işi defalarca yapıyor, her iş aksıyor. Zekeriya olmasa çoktan baba evine yollamıştı Ayşeyi. Ah Zekeriya ah… Elini kolunu bağlıyor. Bu sümüklü de ne buldu bilmiyor. Ahmet’e de, Zeki’ye de bakamıyor artık. O ağlıyor, çocukları da ağlıyor. Ev, ev olmaktan çıktı. Ne zamana kadar susacak? Sonra niye susacak?”

Evde herkes huzursuz. Ayşe Gelin kimseyle konuşmuyor. Ne Sultanla, ne de kayınlarıyla… Anlamsız hareketler içinde dolanıp duruyor. Ne yaptığı belli değil.

Eskisi gibi giyinip süslenmiyor. Don yunurken üstünü değiştiriyor ancak. Günden güne herşey daha kötüye gidiyor. Bu illet saklanamaz noktaya geldi artık.

“ Kaç kez anlatmaya çalıştı ama nuh diyor, peygamber demiyor Zekeriya . Ayşe’den başka gözü hiçbir şey görmüyor. Bu oğlana büyü mü yaptı yoksa kör olası Leyla.”

“ Yok anam yok. Başka çare kalmadı…Halil Hocaya mutlaka gidilecek.”

********

Ayşe de kaynanasına hak veriyor artık. Çok çaresiz. İçinde neler oluyor. O da bu dertten bir an önce kurtulmak istiyor. Başka ne yapabilir ki. Alıp başını gitse, nereye gidecek. Ortalıkta herkesin dalga geçtiği alay ettiği itip kalktığı Döne Kız gibi olmayacak. Olmayacak işte. Hocaysa hoca.

Evdeki herkesten kaçıyor artık. Kimseyle konuşamıyor, kimsenin yüzüne bakamıyor, utanıyor. Büyük bir suç işlemiş gibi. Mümkün olsa Zekeriya’yı da, kimseyi de görmeyecek. Ama Zekeriya ona deli gibi tutkun. Gözünden ayırmak istemiyor. Geceleri odalarına çekildiklerinde bir çocuk gibi Ayşe’yi sevip okşuyor, kokluyor. Kollarına alıyor, öpmeye koklamaya, sevmeye doyamıyor.

Ayşe de önceden sokulu verirdi Zekeriya’ya, kalbi küt küt atar, tatlı bir titreme sarardı her yanını. Şimdi dokunmasını istemiyor. Yatağın bir ucuna ilişiyor. Her an kaçacak gibi. Zekeriya’nın tatlı sözlerini duymuyor bile. Yatakta bir gölge, var mı yok mu belli değil artık.

Zekeriya şaşkın, Ayşe çaresiz. İçinden hep yok olmayı istiyor. Uyuyup uyanmamayı…

****************

Muskalar yazıldı, sular okundu. Tembihatlar yapıldı. İnşallahlar, maşallahlar arasında eve dönüldü.

“ Halil Hoca’nın okuyup verdiği su üç gün içilecek. Bir muska kapı eşiğine konacak, diğeri yastığının altına, bir diğeri boynunda asılı kalacak.”

Ayşe Gelin’in boynu bükük, ne dense yapacak. Boynuna ip bağlayıp, kapıya bağlasalar, ses etmeyecek. Her şeyiyle teslim olmuş. O bir suçlu, o bir günahkar. Herkeslere ürkek ürkek bakıyor. Korkuyor hep korkuyor…

Ahmet’i kucağına alıp doyasıya sevip koklayamıyor. Ona analık yapamıyor. Her işi bozuyor. Zeki artık Sultan’la beraber. Dizinin dibinden ayrılmıyor. Anasını görmüyor, aramıyor sanki. Ayşe ezik. Evde bir değeri yok. O insan bile değil.

İçi yangın yeri zaten. Dışarıda da yangının alevleri…

Emine Kadın ne derse yapıyor, Halil Hoca öl dese ölecek. Kaderi onların ellerinde artık.

Ayşe,anasına da mahcup, onun da boynunu büktü. El kapısında onu gönendiremedi. Ona da laf getirdi.

İyi bir evlat olamadı, iyi bir gelin, iyi bir ana, iyi bir eş, iyi bir insan olamadı.” Tüh sana Ayşe, tüh. Tüh ki tüh…”

Leyla, daha olanların farkında değil, kızı ne hallere düştü bilmiyor. O da şüphe içinde, korku içinde ne olup bittiğini anlamaya çalışıyor.

Zekeriya’nın ayakları yavaş yavaş yere basmaya başladı. Evde kötü şeyler oluyor artık. Bundan adı gibi emin.

“ Ayşesi , gül goncası, eskisi gibi değil, neler oluyor Allahım? Neler oluyor? Anası Ayşe’ye eziyet mi ediyor? Kızı dellendiriyor mu? Yoksa Sultan mı bütün bunların nedeni? Kadınları anlamanın mümkünatı yok.”

“ Anası yiğit bir kadın, erkek gibi. Herkesin akıl danıştığı değer verdiği saygın bir koca kadın. Ayşe’ yle mi uğraşacak. Yok yok, Ayşe’ye söylense de kızsa da, kötülük yapmaz.”

Sultan, kendi halinde kendi derdinde. Nişanlısı Hasan başka birini kaçırınca hayata küstü zavallı, onuru kırıldı. Başka isteyenlere de sırt çevirdi. Evde kalmış bir kız. Ayşe’den oldukça büyük. Ayşe’ye ancak ablalık eder.

Evin erkekleri ise babaya itaatkar, işlerinde güçlerinde efendi insanlar.

Yok yok bu işte başka bir iş var…

***********

Sultan, Hürü’lere giderken Zeki’yi de yanına aldı. Sanki anası. Hiç yanından ayırmıyor. Zeki’yi oğlu gibi görüyor. Her çıkışlarında Ayşe arkalarından öylece bakıyor bel bel …

Hürü’ lerde yarın çeyiz atılacak. Tüm komşu kadınlar yardım için toplanıyorlar. Sultan da onun için orada.

Hep birlikte çeyizleri açtılar. Oda takımlarını bir duvara, sofra örtülerini bir tarafa, seccadeleri başka duvara astılar. Yorganları köşeye dizdiler, oyaları renklerine göre camekana yerleştirdiler. Kap kacak için ayrı bir tarafta yer hazırladılar. Bu arada dedikodudan da geri kalmadılar. Kasabada olan herşey bir bir ortaya döküldü. Tabii Ayşe Gelin’in tuhaflıkları da bire bin katılarak anlatıldı. Sultan’a duyurmadan gizlice… Fıs,fıs, fısıltılarla….

Sultan duymazdan geldi, ne desin ki. Ayşe’nin tuhaflıkları diz boyu… Evde herkes bundan rahatsız, ama kimse dillendirmiyor, herkes bu konuda sessiz. Ayşe Gelin’i istemediler. Zekeriya’ya layık görmediler, ama o diretince de itiraz etmediler. Gelinleri olduğunda da belirli bir mesafe koydular aralarına. Herkes ona kucak açmadı elbet ama, dışlamadı da…

Ayşe Gelin, daha çocuk yaşta olduğu için, işin pek de farkına varamadı. Başlarda bayağı iyiydi. Herkese güler yüzlü, saygılı, her işte gayretli. İki üç yıl içinde ne oldu da bu kadar değişti. Evde kimseye yakın değildi, onlar da uzak durmuştu doğrusu. Şimdi ise kimseyle göz göze gelmiyor, kimseyle konuşmuyor, elinden gelse buhar olup uçacak. Yel olup esecek, gün olup batacak, göklere uzaklara dağlara…

Hergün tuhaflıklarıyla ortada. Yapayalnız, çaresiz. Evde kimse ona düşman değil. Neden bu kadar ürkek.

Son günlerde, Ayşe Gelin’in durumu tüm ailenin içini burkuyor. Ona çok acıyorlar, biraz da suçluluk duyuyorlar. Kabullenseler de Ayşe’yi dost, gelin, aile bilselerdi, acaba herşey farklı mı olurdu? En azından Sultan ona daha yakın olabilirdi. Ona ablalık edebilir, yol gösterebilir, bilmediklerini öğretebilir, eksiklerini tamamlayabilirdi…

Onu ve Zekeriya’yı kıskandı mı hiç Sultan? Artık gelin olamayacağı, o defteri çoktan kapattığı için evdeki geline hınç mı duydu? Kin mi besledi? Kendinin yaşayamayacağı bir çok şeyi Ayşe’de görmeyi içi mi kaldırmadı? Zekeriya için olsa bile bir şey yapamaz mıydı? Anasının Ayşe’ye söylenmesine, kızmasına, kimi zaman kötü davranmasına hiç ses çıkarmadı. Ses çıkarsa da Emine kadın onu hiç dinler miydi? O bildiğinden hiç şaşmazdı … Ama en azından deneseydi. Koruyup kollasaydı. Küçük kız kardeşi belleseydi. Ayşe ona ne yapmıştı ki? Hiç yakın olmadı, hiç yakınlık duymadı. Üstelik Ayşe’nin ilk göz ağrısı oğlu Zeki’yi de aldı elinden.

Zeki, Sultan’a yeğen değil, oğul sanki… O kadar yakın, o kadar sevgi dolu içi. Evde de dışarıda da Zeki’yi ayırmıyor yanından. Ayşe Gelin’in kaçamak bakışlarındaki kıskançlığı, üzüntüyü görüyor. Görüyor da aldırmıyor hiç. Bundan gizli bir haz bile duyuyor. Zeki küçük, hiçbir şeyin ayrımında değil. Sultan’ın sunduğu sevgiye o da yüreğini sonuna kadar açmış, öyle yakınlar. Ayşe şimdi küçük Ahmet’e de bakamıyor, ne kendine hayrı var, ne de kimseye…

***********

Halil Hoca da çare değil. Çare olamadı. Çare neydi ?Neydeydi? Masallardaki anka kuşunun gagasında mı, yoksa Kaf dağının ardında bir ejderhanın alevler saçan dilinde mi? Çare nerede? Kızgın güneşin altında mı ? Kuytularda, izbeler de mi ? Bilinmeyen bir bitkinin, bir çiçeğin özünde mi …

Emine Kadın’a göre çare, hocalar. Onlara bel bağlamış. Tek çare onlar, tek çare. Israrla Ayşe’yi okutuyor, tekrar tekrar muskalar yazdırıyor. Her duyduğu hocaya götürüyor. Köy demiyor, dağ taş demiyor , gidiyorlar.

Ayşe dilsiz, Ayşe bitkin,Ayşe yorgun. Donuk gözlerle… Bakıyor mu, burada mı, yaşıyor mu, düşünüyor mu belli değil. Emine Kadın onu oradan oraya taşıyıp duruyor. Ayşe gittikçe daha da kötüleşiyor.

Zekeriya da, eve geç gelmeye başladı, Ayşe’sini öyle görmeye dayanamıyor. Dükkanı geç kapatıyor, herkes gittikten sonra uzun süre yalnız tek başına oturuyor. Neden sonra, ayaklarını sürüyerek, istemeyerek eve geliyor. Ayşe’yi odanın bir ucuna büzüşmüş, öylece otururken buluyor. Bazen de ayakta sallanıp dururken.

İş de yapmıyor. Şimdi Ahmet’i de aldılar yanından. Koca kalabalık evde bir başına.

Hep öyle değil miydi zaten, hep öyle yapayalnız ?

**************

Ayşe’nin içindeki ses onunla acımadan, delice oynuyor. Rüzgarın yaprakla oynaması gibi. Oradan oraya savuruyor, oradan oraya. Bazen de yol kenarındaki taşın, duygusuz katılığında hareketsiz bırakıyor. Bu gelgitler, gün boyu aralıksız sürüyor.

Bazen normale dönüyor, hiçbir şey olmamış gibi. O zaman da ne yapması gerektiğini bilmiyor. Analık mı yapmalı yanında olmayan çocuklarına, kaçıp kurtulmak istediği Zekeriya’ya eş mi, Emine Kadın’ın istediği ateş parçası gelin mi, anasına mutlu bir evlat mı olmalı. Ne olmalı? İçindeki tüm güzellikleri, heyecanı, sevgiyi, sevinci, en önemlisi de insanlığını yitirmişken…

Artık böyle yaşamak istemiyor. Yaşam, yaşam olmaktan çıktı. Dünyadaki hiçbir güzelliğin farkında değil, hiçbir şeye gülemiyor, sevinemiyor. Adeta yaşam avuçlarından kayıyor. Ah Allahım, su olsa, buhar olsa, yok olsa…

Ayşe Gelin’in uzun zamandır ortalarda görünmediğini fark eden Emine Kadın meraklanınca, Sultan “Odasında zahar” diyor anasına. Gene kapanmıştır kaplumbağa gibi diye düşünürken gaz lambalarının camlarını silmesini söylediği aklına geliyor.

Gelinine bakmaya giden Emine Kadın’ın çığlığıyla Sultan koşuyor. Anası, odanın eşiğinde diz dövüyor.

“ Amanın! Bu başımıza gelene bakın. Amanın! Koşun koşun! Gelin dellendi. Gaz yağı mı içecek, evi ateşe mi verecek, Koş Sultan koş!”

Ayşe Gelin, evin tüm gaz lambalarını odanın önüne taşımış, camlarını çıkartmış, hepsini eşiğin önüne, oraya buraya yaymış… Sultan , dağılmış lambalara basmamaya dikkat ederek, anasını yana itip içeri giriyor. Ayşe ayakta. Gaz yağı şişesi elinde, ağzına yakın bir yerde. Gözleri fal taşı gibi açılmış, şaşkın şaşkın bakıyor. Sultan, Ayşe’nin elindeki gaz yağı şişesine vurup yere düşürüyor. Şişe yerde parçalanıyor, dökülen yağ, her yere yayılıyor, keskin bir koku odayı kaplıyor. Elindeki şişenin düşüp kırılmasıyla Ayşe, kapıya fırlıyor, hızla merdiveni inip, kendini sokağa atıyor. Ara sokaklardaki şaşkın kadınların, çocukların bakışları arasında bağıra bağıra koşuyor, kendi anasının evine varıncaya kadar…

“ Vah ki vah! Vah ki vah!”

Leyla ne yapsın? Yavrusu yaralı. Hem de çok yaralı. Ne yapsın, yaralı ceylanına.

“ Ah anam ! ne zormuş şu analık.” Onu nasıl iyileştirmeli? Yüreği paramparça olsa da güçlü olmak zorunda, çare olmak zorunda… Ama nasıl olmalı ? Madem ana! … Gerekirse , Çareyse, çare olacaksa, yeri göğü inletmeli, dağları taşları devirmeli…

****************

Ayşe Gelin’in kaçıp gitmesiyle, Emine Kadın’la Sultan ne yapacaklarını bilemez halde kaldılar… İlk şaşkınlığı üzerinden attıktan sonra, Sultan’ da kendini sokağa attı… Ama, gelinden eser yok. Bir iki kişiye soruyor. Ayşe’nin bağıra bağıra koştuğunu görenler var ama, nereye gittiğini bilen yok. Ana kız hemen evin erkeklerine haber salıyorlar.

Zekeriya, doğruca Ayşe’nin baba evine koşuyor. Diğer erkekler eve geliyorlar. Emine Kadın’dan olayı dinliyorlar..

Büyük bir felaketten kılpayı kurtulduklarını anlıyorlar…

Ayşeyle birlikte, her şey uçup gidiyor avuçlarından, geçmişi arıyor. Ayşe’nin gülüşünü, utangaç halini, salınarak yürüyüşünü…Günleri iki ev arasında geçiyor.

Kimsenin yüzü gülmüyor. İki evde de karalar bağlanıyor. Tek istedikleri biraz umut, biraz ışık…

Ayşe , ana evinde, ana kucağında. İyileşmeyi bekliyor. Günler aylar geçiyor, bir bir. Ayşe, yine dalgın, yine ürkek, yine korku dolu…

Aileler, kızlarına, gelinlerine istemez birinin büyü yaptığında hem fikirler. Büyüyü bozdurmak için çalmadıkları hoca kapısı kalmıyor.

********

Leyla, kızıyla uğraşırken, kış hazırlıklarını da aksatmamaya çalışıyor. Un için beş silme, bulgur için de üç silme buğday aldı. Bunları öğütmek için Yiricek köyü yolundaki , Hasanların değirmenine giderken, kocasını, çocuklarını, Ayşe’ye göz kulak olmaları için sıkı sıkı tembihledi…

Ayşe, aslında olup bitenin her şeyin farkında. Sadece iç sesine laf anlatamıyor. Kimseye gözükmeden anasının peşinden gitmeye çalışıyor. Bildik sokaklardan bildik çeşmelerden geçiyor. Durup iğdelerle konuşuyor. Rüzgarda uçuşan sarı yaprakları seyrediyor. Yol kenarındaki taşlara oturup oturup kalkıyor. Törbüzek çayını, bahçeleri tarlaları geçiyor. Sonunda anasına gözükmemeye çalışarak değirmene ulaşıyor.

Bir süre, buğday çuvallarının arasında dolanıyor… Atların eşeklerin arasından geçip değirmenin arkasına çıkıyor.

Suların oluklardan hızlıca akıp ağır değirmen taşlarını döndürmesine, çağıldamasına, gümbürtüsüne dalıyor…

Akşama doğru, Leyla un ve bulgur çuvallarıyla yorgun argın eve dönüyor. Ayşe’ye sesleniyor. Odaya bakıyor ,mutfağa , arka bahçeye… Bulamıyor. Çocuklara soruyor. Sonra kocasına. Odasındadır diyorlar. Dışarıda görmediklerini yemin billah anlatıyorlar. Telaş ve korkuyla saçını başını yoluyor, yalınayak başı açık sokaklara düşüyor Leyla. Çoluk çocuk bütün mahalle, herkes, Ayşe’yi arıyor. Zekeriya’lara haber gidiyor . Onlar da sokaklara düşüyor. Dağ taş, dere tepe, bağ bostan, aramadık yer bırakmıyorlar.

Tarla da gördük, yok Törbüzek çayının oralardaydı, değirmendeydi diyenler… Yok yok…

Ayşe gelin, sanki kuş olup uçtu, su olup aktı…

Geride değirmen sularında Ayşe’sini arayan bir deli divane bırakarak…

İskenderun 23.07.2011

7 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

EKMEK VE SU

HAKSIZLIK

Comments


bottom of page