top of page

KAFES

Güncelleme tarihi: 5 Kas 2023

Yazar: Özlem DEMİRKAN

Adım adım ilerliyorum. Sağ bacağımı kaldırıyorum. Ayağımı öne doğru iteliyorum. Yere koyduğumda, bileklerimde acı ile karışık bir kaşıntı hissediyorum. Kaşıntı bacağıma doğru ilerliyor. Milyonlarca karınca hücum ediyor. Ellerim ile temizleyeceğim ama ellerim uzanmıyor. Güneş gözlerimi kamaştırıyor. Güneşi elimle kesmeye çalışıyorum. Parmaklarımı birleştiriyorum, açıyorum kapatıyorum. İlk gülüşümü görür gibi heyecanlı annem. Haydi oğlum diyor. Haydi anne diyorum. Avuç içlerim terlemiş. Eşofmanımın kenarına sürüyorum. Tişörtümün olmayan yakasınındın birkaç damla ter sırtıma akıyor. Ürperiyorum. Sol bacağımı kaldırıyorum. Sol ayağım hala güçsüz yere basmakta zorlanıyor. Hissetmekte zorlanıyor. Öne doğru zorlukla öteliyorum. Güneşin ortasında bir karanlık delik dikkatimi çekiyor. Güneş her yeri kaplıyor. Karanlık büyüyerek güneşi kaplıyor. Bir çığlık duyuyorum. Çığlık ritmik olarak kulaklarıma hücum ediyor. Biraz hissediyorum. Hayatı biraz hissetmekten yoruldum. Yorulmak benim yaşımda biri için çok erken bir sözcük. Kendimi yeşilin kollarına bırakıyorum. Annemin elinin yeşil ile benim arama sıkıştığının farkında bile değilim. Öylece bırakıyorum.

Sıcaklığını sırtımda hissediyorum. On beş yaşında bir çocuğu bu kadar kolay kaldırmasına şaşırıyorum. Acı çekiyor gibi görünüyor ama benim ağırlığımdan kaynaklanmadığından eminim. Beni odama kadar götürüyor. Elimle sırtını sıvazlıyorum. Gözlerim kapalı ama ona dokunmamdan dolayı, bayılmadığıma emin. Hikayeler anlattığı günler geliyor aklıma. Işıltılı bir top vardı. Elektriğe taktığında odaya yeşil mavi mor ışıklar saçardı. Sıra hiç değişmeden bana hikâye kitapları okurdu. “Ayı boyamak” diğerlerinin adını hatırlayamıyorum.

“Uyu hadi dinlen bir tanem”

.

Sözleri hikâye kitabının başlangıcı gibi. Gözlerimi açmakta zorlanıyorum. Derin bir uykuya dalıyorum. Aynı rüyayı görüyorum. Bir çocuk hikayesinin dönüşmesi zaman almıyor. Annem telefonda söyleniyor.


“Beni bekle ben bırakırım seni antremana köpekler var beni korkutuyor. Bisikletle gitme. Sadece anneanneni almam gerekli. Artık kendine bakamıyor.”


Dinlemiyorum. Bisikletim lacivert. Üzerinde turuncu harflerle “speed monster” yazıyor. Bir bisiklet için fazla yük. Bu kadar yükü sırtında taşıyabilir mi bilmiyorum. Köpeklere karşı önlem almalıyım. Evdeki küçük oklavayı çantamın içine yerleştiriyorum. Buse’yi düşünmekten kendimi alamıyorum. Ayakkabılarımı, formamı ve suyumu kontrol ediyorum. Bisikleti hareket ettirirken ayağımı atıyorum. Buse’nin yanağıma kondurduğu öpücük ile ürperiyorum. Yavaşça uzamaya başlayan sarı saçlarımdan rüzgâr geçiyor. Boynumda tarifi olmayan bir serinlik bırakıyor. Köpeklerin olmadığı yoldan dönüyorum. Annemin köpeklere her gün yemek verdiği yeri iyi biliyorum. Benim onun oğlu olduğumu bildiklerinden eminim. Bana zarar vermeyeceklerinden eminim. Ama yine de uzun yolu takip ediyorum. Hızlanıyorum. Rüzgârı hissediyorum. Buse’yi düşünüyorum. Petali çevirirken kendimi bir pilot olarak hayal ediyorum. Hızlanıyorum. Cep telefonum nerde? Cebimde düşecekken yakalıyorum. Bir elim boşta. Siyah bir karaltı önüme geliyor. Tek elle frene basıyorum. Direksiyon kıvrılıyor. Çalıların olduğu tarafa doğru yuvarlanıyorum. Takla attığımı ve ayaklarımın kesilmiş bir ağacın dolu gövdesine vurduğunu hatırlıyorum. Uyandığımda siyah bir kedinin başımda beklediğini hatırlıyorum. Arabalar geçiyor kimse durmuyor. Başımdaki kedi miyavlıyor yüzümü yalıyor bazen yüzüm diye kenardaki yeşillikleri yalıyor. Cep telefonum elimde annemi arıyorum. Annemle konuşurken kedinin kör olduğunu fark ediyorum.


“Anne, ben düştüm”

“Nerdesin”

“Okulun olduğu yoldayım biraz ilerisinde”


Annemin gelmesi vakit almıyor. Ambulansı da çağırmış. Beni sedye ile yerleştiriyorlar. Sirenler çalıyor. Hemşire Buse’ye benziyor. Gözlerim ağırlaşıyor. Bunun rüya olmadığını biliyorum. Gerçek olduğunu biliyorum. Rüyamda rüyanın gerçek olduğunu hissetmek kadar büyük bir hayal kırıklığı yok. Ya gerçeğin içinde bir rüya ise. Hemşire Buse’ye benziyor.


“Biraz daha sabırlı olalım. Ben tekrar yürüyebileceğinden eminim”

“Çabalıyor. Çabalıyor. Ama on beş yaşında bir gencin bunları yaşaması çok zor. Annesi olarak benim yüreğim kaldırmıyor”


Yalan söylüyor. O kadar güçlü ki annemin yüreği. Alzaymır bir anneyi, onu terk eden bir kocayı, kör bir kediyi kaldırıyor. Gözlerimi açmıyorum. Duyuyorum konuştuklarını ama duymuyorum gibi yapıyorum. Kapının çarpma sesini yüzüme vuruyor. Yanağım kızarıyor. Yatağa nasıl geldiğimi hatırlamaya çalışıyorum. Koca yürekli kadın annem getirmiştir diye düşünüyorum. Odam küçük, ne çocuk ne genç arada. Hala Şimşek Mcqueen posteri asılı duruyor.


“Ev bu kadar pisken utanmıyor musun doktor çağırmaya”


Annemin gülümsediğini hissediyorum. Anneannemin tokadına alışmış olmalı.


“Daha dün temizledik ya anne. Atiye abla da vardı ya. Beraber bütün evi temizledik”

Anneanneme hiçbir temizliğin yetmediğini biliyor.

“Ben yemek yemedim”

“Anne biraz önce yedin ya hazırladım ya. Bir tabak makarna köfte ve salata yedin”

“Bana yemek vermiyorsunuz. Beni aç bırakıyorsun. Kötü evlatsın sen.”


Evlat olmak, odanın içinde kara bir bulut oluşturuyor. Gözlerim kapalı ama annemin omuzlarının etrafında kara bulutun dönüp, hızlanıp girdap oluşturduğunu görebiliyorum. Öylece bir anda duruyor annem. Saçının arkasından bir tel havalanıyor. Başının etrafında dönen hortum sadece saçının bir telini mi havalandırıyor? Hortum odaya dağılıyor. Duvarı kaplıyor. Usulca anneannemin gözlerine yanaşıyor. Başı yere düşüyor. Uykuya dalıyor. Gözlerimi açıyorum. Annem bana bakıyor. Doktorun dediklerini duydum anne demek geliyor içinden. Bir şey dememek hoşuma gidiyor.


Ev parlıyor sultanım. O kadar temiz ki düşen tek bir toz tanesi bir kendini rahatsız hissediyor. Kenara çekiliyor. Hayal et anne. Hiç temizlik yapmadığımız bir dünya hayal et. Her yerin tertemiz olduğu bir dünya. O gece hakkında bir şeyler var aklımda. Gitmeli miydim bilmiyorum. O kadar hızlı çıkmalı mıydım evden? Ay parlıyorken biraz duraklamalı mıydım? Ayaklarımın keyfini çıkarmalı mıydım? Bir adım bir adım daha yürümek. Ritmik anılarla buluşurken bedenimin titremesini hissetmek. Hadi anne biraz dinlenelim. Sen şuradaki koltuğa otur. En sevdiğin grup Pink Floyd’u aç. “We don’t need your education” diye bağırsın. Uzun saçların ve İspanyol paça pantolonun ile dünyaya yeşil camlı bir gözlüğün ardından bak. Haydi anne. Oturalım biraz dinlenelim. Sen en sevdiğin parçayı aç. “Swimming in a little fish bowl” desin kasetten. Yıllar geçsin.


“Karnın aç mı”

“Tekerlekli sandalyeye oturmama yardım eder misin?”

“Bir şeyler yemen lazım. Sana hazırlayayım”

“Beni terasa çıkartır mısın”


Elleri kocaman ve de güçlü beni tek bir hareketle yataktan kaldırıyor. Tekerlekli sandalyeye yerleştiriyor. Kollarımı gıdıklıyor. Yüreğinden gülümsemesi yanağının kenarında iz bırakıyor. Gamze diyorlar adına. Serin bir dalga geliyor içimi ferahlatıyor. Kendime söz verdittiriyor. Seni üzmeden yürüyeceğim. Pes etmeyeceğim. Cam kapıyı açtığında içeri ışık doluyor. Beni yeşilin kenarına bırakıyor. Sonra anneannemi getiriyor. Onu da benim yanıma bırakıyor. Kedim yavaş yavaş yavaş yanıma geliyor. Kucağıma tırmanıyor.


Alzaymır hastası bir kadın, yürüyemeyen bir evlat ve gözleri görmeyen bir kedi bahçenin kenarına iliştirilmiş bir metrekare yeşillikte öylece duruyoruz. Anne annemin üzerinde pöti kare bir battaniye var. Boynunda rahat uyuması için bir yastık. Benim dizlerim açıkta. Yürümeye karar verirsem battaniye ağırlık yapmasın diye. Kedinin tüyleri siyah. Görmeyen gözlerini utandırmasın diye.


Karnım acıkıyor. Ellerim kedinin tüylerine gidiyor.


“Sandviç ve portakal suyu var. Sana da yaş mama. Gel bakalım”


Kedim kokuyu alıyor. Kucağımdan zıplayıp beklemeye başlıyor. O kadar emin ki annemin tam önüne yaş mamayı koyacağından. Bakıyorum, sandviç ve portakal suyum tepsi ile dizime bırakılmış. O kadar eminim ki yemeğimin tam önüne konacağından. Bir ısırık alıyorum.


Koca bir ısırık alıyorum. Kırılmış ve yanlış olan bir şeylerin varlığını hissederek. Tutup sandviçi çok uzaklara fırlatmak istiyorum. Sonra acısını kendinden çıkartma dediğini hatırlıyorum annemin. Koca bir ısırık daha alıyorum. İçindeki mayonezin turşu ve köfte ile buluşmasının tadına varıyorum. Portakal suyu taze. Hiç olmadığı kadar taze. Sanki portakallar yeni kopartılmış gibi.


Hadi anne sen de otur. En sevdiğin şarkıyı açalım.


“Burada olmanı nasıl isterdim, nasıl isterdim?

Biz sadece iki kayıp ruhuz

Bir balık kasesinde yüzen

Yıllar geçtikçe

Aynı eski zemin üzerinde koşmak

Ne bulduk?

Aynı eski korkular

Keşke burada olsaydın”


Pink Floyd yankılanıyor. Annem yere oturmuş. Sigarasını yakmış. Bir gitar solosu duyuluyor. Uyuyan alzaymır hastası bir kadın, ayakları şimdilik tutmayan on beş yaşında bir çocuk, gözleri görmeyen bir kedi öylece duruyoruz. Bunu daha önce de söylemiştim. Kafes diyor şarkı, bir kafesin içinde bekliyoruz. Bahçe on metrekare yürümeme izin verecek kadar büyük koşmama yetmeyecek kadar küçük. Eminim annem babamı hayal ediyor. Gitar hızlanıyor. Aynı acılar. Babamı hayal ettiğini hissediyorum çünkü elini yumruk yapmış. Yürümek istiyorum. Babam umurumda değil. Şarkı hızlanıyor. İnsanlar bağırıyorlar. Kucağımdaki tepsi yere düşüyor. Sandviçten geri kalanlar yere dağılıyor. Kedim onları oyuncak zannediyor. Anneannem uyanmış gözlerini anneme dikmiş. Annem sigarasını hızlı hızlı içine çekiyor. Yerde söndürüyor. Ayağa kalkıyor.


Ayağa kalkıyorum. Ayaklarım güçsüz ama ilerleyebilirim. Kafesi açabilirim. Annem için kafesin kapısını açıyorum. Beyaz iki kanat beliriyor sırtında. Kanat çırpmaya başlıyor. Gözleri çocukluğumdan kalan ışıklı top gibi. Mavi sarı pembe ışıklar saçıyor. Annem uçuyor. Giderken kafesin kapısını açık bırakıyorum diye fısıldıyor.


“Senin için”


Gözlerimi açtığımda kendimi hastane odasında buluyorum. Narkozdan ayılmamın zaman aldığını tahmin ediyorum. Rüyanın bir kaza mı kazanın bir rüya mı olduğu çok net değil biraz bulanık. Annem doktor ile konuşuyor.


“Merak etmeyin Gamze Hanım. Durumu gayet iyi, birazdan kendine gelir. Sağ ayağında bir kırık var. Platin taktik. Altı hafta sonra çıkaracağız. Bugün gözetim altında tutacağız. Ufak bir kaza diyelim. Allah korumuş. Kucağınızdaki kedi çok şirin. Gözleri kör galiba. Yalnız hastane için uygun değil.”


Bana çarpmaktan son anda kurtulan kedi annemin kucağında, anneannem söyleniyor.


“Gamze ne zaman gideceğiz buradan benim karnım aç”

“Anne Tolgayı ameliyat ettiler ya doktor çıkabilirsiniz der demez gideceğiz. Yeni ayıldı daha”


Annem koltuğa oturuyor. Alzaymır hastası bir kadın, ayakları tutmayan bir çocuk, gözleri görmeyen bir kedi ve annem öylece duruyoruz. Bir hastane odasında bizi çıkartacakları anı bekliyoruz.


27 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page