Blog

RENGÂRENK

download
Edebiyat Yazı Atölyesi

RENGÂRENK

Elâ Zeynep Çıngı

Buart Sanat Atölyesi

Bir düş gördüm. Düşümde düş’tüm.  Düşümden düştüm.

Uçsuz bucaksız sarılar arasına bir yerlerde kendime yer buldum. Sonsuz sarılar içinde, çırılçıplak tek başıma kaldım. Yardımıma mavilikler yetişti. Bedenimi bir deniz gibi sardı. Maviliklerin huzuru, ruhumun tutkusu…

Alt sarı, üst mavi, yer kum, gök bulut… Anladım ki, koskocaman, sınırsız, altın sarısı bir çölün ortasında, gece yeni günü çağırdıkça büyüyen, canlanan rengârenk bir bahçeyim.

Çölün ortasında bir bahçe, saçma mı? Oysa, saçmalıklar sahnesi değil midir hayat? Sahneyi izler, sahnede oynar sonra evlerimize döneriz. Adına da “YAŞADIM!” deriz.

Benim uçsuz bucaksız geniş topraklarım, bilinmeyen derinliklerim, o derinlikler içinde güçlü köklerim var. Güçlüyüm, bir o kadar da yalnız. Benim can suyum o yalnızlıktan gelir. Derinliklerimi o çoğaltır, büyültür, yeşertir. Renklendirir beni.

Mavi bir selamla parıldayarak başlayan gün, yine bir ağaçtan yeni bir meyve yeşertir. Öğreti ağaçlarım duygu meyvelerini verirken, büyümek düşer dalından toprağıma, topraktaki düşünce çiçeklerim canlanır, hayat bulur yeni baştan. Ayrı bir dokunuşla, bana her şey olabileceğimi öğretirler. Kırmızı neşe, mavi huzur, yeşil sakinlik, beyaz gözyaşı, gri kızgınlık, kahve sitem, bordo hüzün, mor keder, pembe gülüş, yavruağzı şaşkınlık, turuncu coşku adlı meyvelerim var; beni yüreğimle tanıştırıp, ehlileştiren… Eleştirel, yaratıcı, yansıtıcı, analitik, ıraksak, yakınsak çiçeklerim yeni tonlarda farklı derinlikler yaratır. Aklın mucizesini yaşamamı sağlarlar.

Her gün bir yürek bahçeme gelir. Bazıları kalır, bazıları biraz dinlenip yollarına devam eder; bazıları ise, kenardan izlemeyi tercih eder. Bazı anlar bir kedi, bir kuş, bir uğur böceği bazen bir çocuk, bir kadın ve bir adam… Çitin dışındaki bazı adamlar korkutur bahçemi. Çiçeklerim, ağaçlarım, toprağım inceden titrer. Korkarlar o adamlardan. Ürkütücüdür onlar.

Aslında bahçem öyle büyük öyle pembe ki… İçinde herkese yetecek kocaman sevgi bulutları vardır. Yağdığında teşekkür güllerini tomurcuklandıran… İsteyen her rengi, her tadı kucaklayıp o son güne kadar kalabilecekken, sadece hoyratlığı ve bencilliği ile yaşayanlara zor gelir bu bahçe. Kendi istekleriyle çitlerimden dışarı çıkarlar.

Yürek siyaha doğru kayarken, beyaz gözyaşı müdahale eder; analitik çiçeği, gümüş ağacı uyandırır. Işıldamaya başlar gümüş yapraklar. Burada yaşam durmaz, saatler daima bir ileriye doğru adımlanır. Karanlık uzaktır bu yerlere fakat arada bulutlanır hava.

Ağaçlarım ve çiçeklerim hep değişir, yeni doğana bırakılır yarınlar. Gidenler sonsuz göğe doğru kanat açtığında, sevinç filizi süzülür tam hayatın ortasına. Zaman bir değirmen gibi öğütmeye başlar yeni filizlenen sevinci.

Bahçem, ırmak gibi ahenkle akan, renkli bir hayatın suya yansımasıdır. Biraz hayal, biraz gerçektir. Saniyeler ilerledikçe içindekiler büyür, büyüdükçe hayat ona yeni renkler katar.

Ben bir düş’tüm. Rahme düştüm, oradan nefese… Hayatın içinde rengârenk bir bahçeye…

DÜNYANIN UCUNDA BİR BAHÇE

Bir düş gördüm. Düşümde düş’tüm. Düşümden düştüm.

Düştüğümde uçsuz bucaksız bir sarılar arasında bir yerlerde buldum kendimi… Düz bir ova gibi sarı, deniz gibi uçsuz… Sonsuz sarıların içerisinde kaldım. Başımı eğdim bedenime baktım. Çıplaktım. Çırılçıplak bir ovanın ortasında yalnızdım. Yapayalnız. Yardımıma mavilikler yetişti. Üzerimi bir yorgan gibi örtündüler. Maviliğin serinliği ruhumda ilk notayı başlattı. Ardı sıra başımdan ayağıma akmaya başladı renklerin selamı…

Rengârenktim artık. “Kurtardılar beni!”dedim kendime tekrar baktım, kendime… Başımdan aşağı renkli bedenime… Ama yine çıplaktım, çırılçıplak. Üstelik tüm renkler komitesinin ortasında… Utandım, renksizliğimden çok utandım. Kendimde bana ait bir dokunuş, bir anlam taşımadığım için oradan kaçtım. Kendimi sakladım. Karanlığın içine usulca kendimi bıraktım. Aniden gözlerim kamaştı ardından bir gürültü… Kulaklarım sağır olacak susturun şunu.

Kocaman, irice bir cisim karşımda! Tuhaf yamuk yumuk bir şey…  İri ve koyu kıpırdayan ucu fırçalı bir şey var cisimde, kulağımı sağır edecek sesler ondan geliyor. Bağırıyor, kalbim küt küt atıyor. Bir ses daha var sanki içimden dışarı fırlayan bir şeyler…   Neresi burası?

Böyle başladı hikâyem… Çıplak, ıssız ve gürültücü… Dünya adlı gezegendeyim bana önce bir ad taktılar. Türüme insan dediler. Gün içinde yapmam için görevlerim oldu biraz da etiketlerim.  Oysa kimse sormadı bana “SEN NESİN?”

Ben içi rengârenk bir bahçeyim daha doğrusu bahçeydim. İçimde binlerce rengi barındıran tuhaf bir ruhum var. Beyazlardan siyahlara kadar her derinlikte saklıyım.  Bazen tüm renklerimi paylaşırım, bazen gizlenir aralara karışırım. Budur benim sırrım.

Uyumlu faniler beni uyumsuz bulurlar. Uyumsuz faniler aralarından atarlar. Kendime ne bir yer ne de bir zaman bulabildim. Bulduğuma ben ısınamadım. Ya renklerimiz tutmadı ya da tonlarımız… Yollarımız bile aynı değildi bizim. Ben dans etmek isterim onlar uyumak, ben uyumak isterim onlar konuşmak, ben şarkı söylemek istediğimde sustururlar, sözcüklerimi dinlemezler hep araya virgül atarlar. Bir varım, bir yok, nedir bu içimdeki boşluk. Grilerin içinde renksizleşti ruhum. Bizim düşlerimiz eşleşmedi, tonlarımız uyuşmadı. Belki de benim rengim burada ayarını tutturamadı. Uzağa düştüm taa öteye…

Sonunda kaçtım hepsinden… Onlara kendi dünyamdan sert, karanlık, katı bir duvar örüp, derinliklerime daldım. Meğerse kendime ne uzak kendimden nasıl da bihabermişim. Bana yazdığım mektuplarımı açmamış, hepsini çöp kutusuna atmışım. Renklerimin ürkütücü olduğunu sanıp, benliğimden saklayınca; kendimi koruduğumu düşünüp, aptallığa sarılmışım. Tanıdıkça her fırça darbemi, öğrenince rengimin dilini, ayrı sevdim bendeki beni. Hepsi yoğun, hepsi canlı her biri konuşmaya ne kadar da hevesli…

Gözlerim açıldı birden sevgiyle. İç katmanlarımda düşlediğimden kat be kat yoğunlaştırılmış sevgi. Hiddetli yaratıklardan, vurdumduymaz varoluşlardan, dinlemeyen boş akıllardan, o zevzek sözlerden, alaycı gözlerden ötede, birkaç milim derinlikte, taa orada küçücük kalp şeklindeki bir sandıkta parıldıyor o.

 Düş’ümden uyandım. Yüreğime sarıldım. Sustum, sessizliği kucakladım. Bu defa susturulmadım ben sustum. O konuştu, konuştukça ben çırılçıplak ıssızlığa karıştım. Bir tenhalığın içinde parmaklarım kıpırdanmaya başladı. Kıpırtısı durmaz oldu. Hayat elime bir kalem tutuşturdu. Yazdım, durmadan yazdım. Gecenin gündüzü kucakladığı yerde, güneşin karlarla tangoya başladığı saatte, ölümle yaşamın buluştuğu o yağmur tanesinde kalemim hep yeni bir öyküdeydi.  

Kapıyı açtım, insanlar bana geldi. Onları dinledim, hepsinin içini okudum, benliklerini çizdim, sonra aldım sazı elime başladım konuşmaya. Bilmediğim renklerin ülkesinde yeni bir renk oldum.

Düş’ümde düştüm. Düşümden düştüm. Yüreğimi açtım, düşümden uyandım.

Yorum yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.