top of page

YASAK KELİME

Güncelleme tarihi: 15 May

Yazar: Aykut Güçer

 

Her nedense bugün canım hiçbir şey yapmak istemiyor. Bahar gelmesine rağmen hala gri, serin, sevimsiz havanın etkisi midir? Bilmem artık. Enerji emen bir durumu var. Kasvet yüklemiş aydınlığına adeta. Ne yatmak istiyorum tembel, tembel, ne de kalkıp sokaklara çıkmak istiyorum heyecanım varmış gibi. Görebildiğim tek renkli şey odamın duvarında asılı, denizden bakışla yapılmış martıları uçuşan Galata Kulesi’nin yağlıboya tablosu. Kadın eli değdiği nasıl da belli… Turkuaz hareketli denizin dantel, dantel işlenmiş dalgaları… uçuşan martıların telaşları gözlerinden okunuyor. Balığa daldıkları zaman ki aç gözlü halleri… kulaklarımı rahatsız eden cayır, cayır sesleri duyuyor gibiyim beynimin içinde. Pike yapışları gagaları önde, ok gibi denize kanatlarını kapatarak dalarken kararlı. Sahilden yukarıya doğru yükselen evlerin damlarında dinleniyorlar bazıları. Üstlerinde uçuşuyorlar daha kolay bulabilecekleri birkaç lokma için. Anlamıyorum gerçekten… çöp toplamak, balık tutmaktan mı kolay.


Evler kiremitleri ve dikkat çeken renkleri ile canlı gibiler. Kim bilir nasıl insanlar var yaşam mücadelesini o renkli evlerde karşılayan. Hepsi yerlisi mi Galata’nın? Sonradan yerleşmiştir bazıları. Hikayeleri nedir? Nasıl yaşarlar o evlerde? Neler düşünürler? Camlarından denize bakarlarken huzur bulabiliyorlar mı? Yaşam çarkının sert tokatlarıyla yoğrulup, yorulup bu güzelliği görecek haldeler mi? Acaba… acaba mutlular mı?


Kim oturur o sarı yüksek evin en üst katında. Balkonu küçük denize bakan köşesinde evin. Küçüüük müçük!  Boş ver. Kime ne! Koy sandalyeni, uzat ayaklarını, yap buzlu rakını denize karşı. Yanına beyaz peynir kavun yeter… Çok bile. Hafifçe bir müzik çalsın fonda en sevdiğin şarkı. Sahi hangi tür müzikten hoşlanırlar acaba? Sanat müziğimi? Arabesk mi? Oturduğu yere bakarak ilk bunlar geldi aklıma bir anda. Nedense bilmem. Bel ki de caz severler… klasik müzik belki de. Kim bilir?.. Ya enstrümantale ne demeli? Mümkün! Neden öyle söyledim ki. Kimin nerede, nasıl yaşadığını nereden bileceğim. Müneccim boku yemedim ya! Uyduruyorum işte. Belki de balkona dikilip denize doğru ‘güya Galata’ya dadanmışız, kafaları çekip, çekip…  Ya o Muallayı sandala atıp Ruhumda hicranını söyletme hikayesiniii bağıra bağıra söylüyorsa adam. Olamaz mı? Neden olmasın. Düşündüğüm şeye bak. Saçma sapan!


İçimden gülmek geldi… tutamıyorum kendimi… ‘Yaaa sen yatağın içinde manyak sapık neler düşünüyorsun’ diyorum kendi kendime. Konuşuyorum birde sesli… dediklerimi kendimde duyuyorum. Harbi kafayı yemek üzereyim… Yedim bile belki deee!


Tabloda Galata Kulesi maskülen tam ortada. Göğün içine girmiş yaa rrrak gibi! Kaynamış gitmiş uçsuz bucaksız mavi gökyüzünün altı kirli yerinde. Etrafını saran şekilsiz kutucuklar, karışık bulaşık renklerde. Bok gibi! Hepsi farklı ebat, farklı şekilde eğri büğrüler, yanlamışlar, yanmışlar, yamuklar velhasıl uzatmadan. Bazılarının ise soba boruları çıkmış kirli camlarından. Kafayı çekmiş yollarda yatan dut gibi sarhoş pis alkolik sokak adamları gibi bir çoğu.


Neden böyle yapmış. Ne ifade ediyor bunlar. Ne anlatmak istedi? Kim bilir! Gökyüzü işte…  

Sarı güneşin ışıklarının uzantıları diken, diken etrafında. Hali soluk bütünde… Var ama… yok gibi. Etkisiz eleman!


Bu gökyüzündeki farklı kutucukların altında yatan farklı yaşamların ifadesi mi?

Belki de… o kutucukların biri sorumsuz, manyakça, karmakarışık yaşantıya ya da yaşantılara mı ait?

O şekilsiz şeyler birilerini mi, durumlarını mı, hikayelerini mi betimliyor?..

Acaba ressamın ruh halini mi?


Değişik renkli şekilsiz kutular. Sır gibiler. Bazılarında koyu lekeler benek benek, Bazılarında insan figürleri belli belirsiz. Bazılarındaysa sınırlarının sivri uçları simsiyah.

Her neyse... ne.


Denize hiç dikkatli bakmamışım demek. Balıkları görmemişim. Belli belirsiz, soluk gözüküyorlar. Aslında masumlar onlar. Önceden diyeyim de. Belki de ondan. Kısacık hayatlarında doymak, doyurmak tek işleri. Beyinleri ile değil de yazılım kodları ile hareket etmekteler, derin suların serinliğinde.


Sahi üşüyorlar mıdır? Uyuyorlar mıdır?.. Bilemedim. Dinlenebiliyorlar mıdır kuytu mağaralarda sessizce.


Sadece korktuklarını biliyorum her boktan… Sürekli tedirginler görünüşe bakılırsa, telaşlılar genelde.  Özellikle kendinden büyük balıklardan sakınıyorlar kendilerini. Ne cins bunlar pekte anlaşılmıyor. Boğazsa ki öyle, girişi Marmara’dan. Ya palamut ya lüfer.

Bilir misiniz?


Lüfer İstanbul’un sembol balığı… yakışırda. Durmaz akın eder o denizden o denize. Hırçındır, avcıdır. Aman vermez hamsiye, istavrite, sardalyeye kovalar durur. Ne hazindir ki avlanırken ava dönmek.


Büyüdükçe değişir adı. Boyu 10 santime geldiğinde defne yaprağı, 15’lerde Çinekop, 17, 20’ler Sarı kanat, 21 ila 30 santime erişti mi Lüferdir artık. Onun da büyükleri Kofanadır.

Nerelere geldi konu kafam Çıfıt çarşısı gibi. Ben kimim? Ben neyim sahi?


Ben balığım! Ama en yakışıklısı Lüferlerin. Evet ben beyinsiz bir balık. Doyan, üreyen alık. Balık işte… şu tablonun içinde!

Kalkmalıyım… Çıkmalıyım... Toparlanmalı hazırlanmalıyım!

Şehrin insanlarının arasına karışıp kaybolmalıyım.

Haydiii! Boş yapmaa kalk!

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page