top of page

ASANSÖR

Yazar: Pınar Maliki


Nurcan sabahın yedisinde fazlaca telaşlıydı. O gün okulda önderliğini yaptığı, ilkokul iki ve üçüncü sınıfların bir arada hazırladıkları tiyatro gösterisi vardı. Bütün veliler ve tüm okul idaresi davetliydi. Yaklaşık üç aydır saatlerce çocukları İngilizce sergileyecekleri bu gösteriye hazırlıyordu. Büyük sorumluluk almıştı. Şimdi makyajını yaparken içinde “bu işe hiç kalkışmasa mıydım acaba?” tereddütlerini aklından kovalamakla meşguldü. İçi pır pır ediyor bir taraftan da oğlunun okul çantasını aceleyle kontrol ediyordu. Can ise yanağında hala yastığının izi ve taramaya bile fırsatını bulamadığı kıvırcık saçlarının karmaşası içinde formasını giymeye çalışmaktaydı. O haliyle bile annesinin bugünkü güzelliğinden etkilenmiş ve hafifçe gözlerini kısarak “anne ne güzel olmuşsun” demeyi ve kadının ruhunu beslemeyi ihmal etmemişti. Annesi ise başını hafifçe yana eğerek Can’ın o çok sevdiği gamzesini gösterecek kıvamda tatlı bir gülüş göndermişti ona.


Nurcan’ın belki de yüz elli altıncı kez “Hadi Can!” demesinden sonra kendilerini nihayet apartman asansörünün önünde buldular. Can uykulu, ruhu dağınık ama bir o kadar da sevimli bir halde “ödevlerimi bitirmiş miydim?” diye düşünürken Nurcan uzun zamandır giymediği on santim topuklu ‘stilettolarının’ üzerinde durmakta güçlük çekiyordu. “Eskiden bunları giymek sanki daha kolaydı” diye aklından geçirdi. Bir de buğulu buğulu geçen “sanırım yaşım ilerliyor belki de ondan” düşüncesi. Gerçi holde beklerken binanın penceresinden yansıyan görüntüsü bugün çok hoşuna gitmiş kendini epey beğenmişti.


On yedi katlı binada en üst katta asansör beklerken geçen zaman ciddi bir kayıptı onlar için ama üşengeçlik zaman kaybına açık ara fark atmaktaydı. Kendilerince beklemenin daha mantıklı olduğunu kabullenip metal kapıların karşılarında açılmasını dakikalarca beklediler. Ağzı açılan asansör bir lokmada aldı onları içine. Büyük ve eski bir asansördü. İçerde her daim derinden gelen, biraz da cızırtılı bir radyo yayını vardı. Can, her bindiğinde sanki annesi bütün şarkıları biliyormuş gibi “anne bu çalan şarkının adı ne?” diye sorardı. Nurcan’ın da içi her seferinde ezilirdi bu soruyla. Aklına kazanamadığı konservatuar sınavları gelir, kazansaydım şimdi bu çalanların çoğuna hâkim olacak donanımım olurdu diye iç geçirirdi.  Esasında o sınavdan sonra küsmeseydi piyanosuna çok iyi bir piyanist olabilirdi. Sınavda şanssızlık olmuş ve midesi bozulmuştu. Sıkıntısından bildiklerini bir anda unutuvermiş en iyi bildiği şarkıyı çalamaz olmuştu. Kızgınlığı kendineydi ama hıncı piyanodan çıktı. Sınav öncesindeki gece yemeseydi Kordon’daki midyelerden belki de bunlar başına gelmeyecekti. Olan olmuştu artık üzerinden yıllar geçmiş oğlu Can’a müzik sevgisini aşılamak için evlerine piyano almıştı. Haftada bir gün aldırdığı özel derslerle de iki ileri bir geri ilerliyordu işte oğlancık.


Çalan şarkı Nurcan’ın en sevdiklerinden biriydi. Pink Floyd’dan “Wish you were here”. Yüzüne tebessümü kondurmuştu. Lise yıllarında sözlerini ezberlemek için odasında, bin bir kıyamet babasına doğum gününde zorla aldırdığı kaset çalarında, ne çok durdurup dinlemiş, sözlerini kâğıda yazarak hiçbir derste gösteremediği hızda ezberlemişti şarkının tüm sözlerini. Mırıldanmaya başladı. Eh o yılların zorlukla ezberlenen her satırının hakkını vermeliydi. Derken pek nadir takılmadan tek seferde aşağıya inen asansör yine ara katların birinde durdu. Kat:8. Uzun boylu yakışıklı ellilerine yakın bir adam bindi. Orkidemsi bir gülümsemeyle günaydınlaştılar. Gözlüklerinin arasından ve aynaların yansımasından herkes birbirini inceledi. Can adamın elindeki lap topun havasını beğenmiş, kadın içeriye dolan parfüm kokusuna bayılmış, adam da kadının duru çekiciliğine hem anne hem de çalışan haliyle sabahın bu saatinde giydiği ‘stilettolarına’ ve ince ayak bileklerine hayran kalmıştı. Üçünün yüzünde hafif mahcup gülümseme vardı. Zemin kata vardıklarında kibar adam diğer ikisine yol verdi. Kadın asla cüretkâr olmadan ve asla seviyesini kaybetmeden “iyi günler” diyerek çıktı asansörden.


Tiyatro gösterisi ufak tefek aksilikler dışında beklenenin üzerinde bir performans göstermişti. Nurcan’ın kalbi bütün gün hop oturup hop kalktı. Çok koşturdu ve tatlı tatlı yoruldu. Akşamüzeri okul bittiğinde o da bitmişti. Tek isteği aynı okulda öğretmen kontenjanından okuttuğu oğlunu alıp bir an önce eve gitmekti. Heyecanını eşi Ali ile de paylaşmayı çok istiyordu tabii o da işten geç gelmezse.


İçinden “bu ayakkabıları sanırım bir daha asla giymeyeceğim” diyen yorgun kadın arabasına güç bela bulduğu park yerinden apartmanına doğru kendini zor attı. Derin bir oh geçirdikten sonra oğlunun sıcak elinin avucunda kıpırdadığını hissetti. “Bugün yemek hazırlamanda sana yardım edeceğim anne, sen çok yoruldun” diyen bu küçük adama Nurcan bir kez daha “iyi ki varsın, iyi ki senin annenim” dedi. Mutlu mesut bindiler asansöre. Güle oynaya eve girdiler. Eşi Ali de o gün erken gelip sofrayı hazırlamıştı bile. “Vay be! Ben ne şanslı kadınım böyle” diyerek eşinin yanağına bir öpücük kondurdu. Böylece huzurla ve büyük bir keyifle günü devirdiler.


Ertesi günü aynı saatte ama daha hafif bir telaşla yine asansöre bindiler ana-oğul. Nurcan dünkü salık ve fönlü saçlarından sıkılmış ve sımsıkı atkuyruğu yapıvermişti ensesinde. Tabii ki bugün en rahat spor ayakkabılarını giydi. Hala baldırları on santim topuklu üzerinde yürümekten sızlıyordu. Kadın yine güzel ama bu sefer alımlı olmaktan uzak sadece sevimliydi. Asansör sekizinci katta durdu. Yine o adam karşılarındaydı. Aynı mis gibi parfüm. Bakımlı smart-casual tarz ve elinde laptop. Nurcan adamı daha önce görmediğinden yeni taşınmış olacağını geçirdi aklından. Günaydınlaşmanın ardından artık ilk görmenin verdiği birbirini süzme ve “kim ki bu” faslı geçmişti. Can ikinci günde çekingenliğini üzerinden hızlıca atıvermiş ve yine radyoda çalan şarkıyı sormuştu annesine. Allahtan kadının bildiği bir şarkıydı da adama rezil olmadı.


Damien Rice “Blower’s Daughter”. Bu sefer Can’ın İngilizce aşkı tutup “o ne demek anne?” diye sordu. Bu sefer adam da gülümseyerek kadınla aynı anda “rüzgârın kızı” dediler ve gülüştüler. Adam “ben de çok severim bu parçayı” dedi. Kadın ne cevap vereceğini bilemedi henüz ikinci kere gördüğü bu adama. Biraz yüzü pembeleşti. Selamlaşıp çıktılar.

Arabayı çalıştıran Nurcan’ın aklı adamda takılı kaldı. Kimdi bu adam? İki sabahtır nasıl da denk gelmişlerdi. Ertesi sabah çıkış saatini on dakika öne çekmeye karar verdi. Bir şeyler onu rahatsız etmekle birlikte içindeki kıpırtının saçmalığına kızıyordu. Oğluyla trafiğin ortasında kaldıklarında canı sıkıldı ve eli torpidodaki uzun zamandır dinlemediği cd’lere gitti. İçinden seçtiği cd bile isteye Damien Rice oldu. Sonraki yirmi yedi gün boyunca da o cd hiç değişmedi.


Ertesi gün her ne kadar Nurcan saatini on dakika öncesine kurmuş olsa da yine yedi buçukta asansörün kapısındaydılar. Kadının içinde üstü ört bas edilesi tuhaf bir kıpırtı ve son anda çıkarken dudağa sürülen ruj. Can’ın bile dikkatini çekmişti. “aaa anne sen ne sürdün öyle?” diye sordu görmeye alışkın olmadığı için. Kadın bir an “ne yapıyorum ben Allah aşkına diyerek cebindeki mendille dudağını asansörün aynasında silmeye çalışırken sekizinci katta bir duraksama oldu. Malum beyefendi binmişti. Elinde mendili ile arkası dönük dudağının yarısı boyalı Nurcan adama bakarken dona kaldı. Adam kadına günaydın diyerek onu bu durumda mahcup etmemek için ilgisini küçük çocuğa çevirdi. “Nasılsın delikanlı? Bugün radyoda ne çaldı dikkatini çekti mi?” dedi. Can ise gevşek gevşek “bugün reklamlara denk geldik amca” dedi. İkisi karşılıklı gülüştüler. Tek kasılan Nurcan’dı. O, utanmış halde dudağını silmiş, rujlu mendilini cebine tıkıştırmaya çalışıyordu. Yüzü epeyce pembeleşmişti. Neyse ki asansör zemin kata varmıştı da artık sırtından akan şu sebebini anlayamadığı terden kurtulmak üzereydi. Can önden fırladı. “Bekle beni Can!” diye seslenen kadınının yakınına doğru sokulan adam sadece ikisinin duyacağı şekilde “bence rujunuz çok yakışmıştı size” dedi ve aracına doğru hızla ilerledi. Nurcan bir anda oracıkta donakaldı. Beklemediği bu iletişim ve iltifat hali onu hem çok heyecanlandırmış hem de çok korkutmuştu. Adama kızmıştı doğrusu. Çocuklu bir kadına asılmak hiç hoş sayılabilecek bir durum değildi. Orası kesin ama ya Nurcan’a ne oluyordu? Bu şaşkınlık hali de neyin nesiydi. Yok yok adam gayet komşuluk sınırları içindeydi, ona haksızlık ediyordu galiba. Peki ya dudaklarına bakıpta rujun yakıştığını söylemesi? İçinden bir heyecanla öksürme hali geldi. Can’a doğru koştu. Arabalarına bindiler. O gün okula giderken “bugün biraz başım ağrıyor müzik dinlemesek olur mu Can?” dedi annesi.


İlerleyen iki gün boyunca evden on dakika erken çıktılar ve adamla karşılaşmadılar. Nurcan’ın niyeyse ödü kopuyordu. Hele sekizinci kata gelince asansör duracak diye kalbi kuş gibi çırpınıyordu. O akşam eve geri dönerken kapı zilinden adamın ismini öğrenmeye çalışan Nurcan bunu yaptığına inanamıyordu. Can “anne neye bakıyorsun öyle?” diye sorunca bir anda afallamış ve verecek yanıt bulamayınca konuyu geçiştirmişti. Merak ediyordu evet bu adam kimdi, hem de ne çok.


Hafta sonu yedi yıldır aynı apartmanda birlikte oturdukları on birinci kattaki Müge ve Anıl onları akşam oturmaya çağırdılar. Ali biraz mırın kırın etse de Can çok istediği için onu kıramadı çünkü küçük çocuk Mügelerin evindeki playstation4’ün hastasıydı.

Uzun zamandır kendilerini işlere güçlere çok kaptırmış olduklarını anlayan Nurcan ve Ali için de bu arkadaş ortamı iyi gelecekti. Nurcan giderken pasta alalım dedi, Ali ise şarap almayı önerdi. Sonuçta ikisinin de dediği oldu.


Müge salonlarındaki büyük orta sehpalarının üzerine türlü türlü peynir tabakları hazırlamış, çerezler ve cipsler koymuştu. Daha önceki gelişlerinden daha bir özenliydi sanki. Nurcan’la Müge iyi anlaşıyorlardı. Mutfakta şarapları dolaba koyarken Müge ağzındaki baklayı ve bu özenin sebebini anlattı. Bu akşama bir misafirleri daha vardı. Sekizinci kata yeni taşınan Tekin ve Hande’yi de davet etmişlerdi. Bir an Nurcan dondu kaldı. “Sana önceden söyleseydim kesin gelmezdiniz o nedenle ben de emrivaki yaptım” diyerek elinde kadehlerle salona geçti. Nurcan ne tepki vereceğini, nasıl davranacağını ve işin kötüsü kontrolünü nasıl sağlayacağını kestiremiyordu. “En iyisi hiç karşılaşmamışız gibi yapmak” diye düşündü. O anda kapı çaldı. Nurcan panikle saçını başını düzeltti, “Ah keşke mom-jeans kotumu giyeceğime mini etek giyseydim” diye düşündü. Sonra da “saçmalama kızım” dedi kendi kendine.


Salona girdiğinde sekizinci kat komşuları ayakta diğerleriyle selamlaşmaktaydılar. İşte ordaydı. Eşi ve kızıyla beraber gelmişlerdi. “Benimkisi tamamen yanlış anlamadan ibaret” diye içini rahatlatmaya çalışıyordu Nurcan. Nafile. Müge onları tanıştırırken Tekin demesin mi “biz asansörde sabahları bazen karşılaşıyoruz” diye. Nurcan da sinirsi bir gülüş belirdi bir an. Hemen Ali’ye baktı. Eşi hiç oralı bile değildi. Çerezlerden atıştırmaya başlamıştı bile. Tekin’in eşi oldukça iddialı ve hoş bir kadındı doğrusu. Bol botokslu bir surat ve fit bir vücuda sahipti.  Sarı fönlü saçlar, mavi lensli gözler, düzelttirilmiş burun, dudaklara dolgu. On yaşlarındaki kızları ise bir o kadar masum görünüyordu. Babasına benziyordu. Zaten Nurcan kızın annesinin orijinal halini bilmediğinden ona benzetme şansı hiç yoktu.


Şaraplar açıldı, ister istemez hanımlar kendi aralarında beyler de kendi aralarında sohbete daldılar. Birbirine tatlı sataşmalar, ortak gidilen yerler, sen şuraya gittinmiler, şunu tanırmısınlar aktı gitti. Ortam güzeldi doğrusu. Nurcan tedirgindi çünkü başını ne zaman çevirse Tekin ile göz göze geliyordu. Bu gecenin bir an önce bitmesini diledi içinden. Ya Ali onların bakıştığını anlarsa ya da diğerleri. Hiçbir açıklaması da yoktu ki.


Üçüncü şişe şarap açıldıktan sonra herkes biraz daha gevşemiş ortam ısınmıştı. Nurcan hem herkese gülümseyip keyfi yerindeymiş gibi yapıyor hem de diken üstünde oturuyordu. En son aklına mutfak balkonuna çıkıp biraz nefes almak geldi. Sanki içecek alacakmış gibi elinde bardağı ile mutfağa yöneldi. Balkonda ciğerlerine çektiği soğuk hava biraz kendine getirmişti onu. Evine gitmek istiyordu bir an önce ama gelirken mırın kırın eden Ali şimdi kalkmak bilmiyordu. Derken balkon kapısı açıldı ve onu gördü karşısında. Tekin. “Rahatsız etmiyorum ya” diyerek yanına geldi kadının. “yoo” diyebildi Nurcan sadece sesindeki titreme daha fazla anlaşılmasın diye. “Ben de içeri girecektim zaten” diye kapıya yöneldi. Adam vücut diliyle biraz kapının önüne doğru atıldı geçişe engel olmak ister gibi. Kadın adamın gözlerinin içine soru sorar gibi bakınca bu sefer Tekin “sizinle sohbet etme fırsatı bulamadık hiç” dedi. Kadın şaşkın, kadın ürkek, kadın utanmış haldeydi. “Üşüdüm ben içerde konuşuruz” diye kapıya doğru hızlı bir hamle yaptı. Tam kapının eşiğinden geçerken adam “lütfen sabahları size çok yakışan o ruju sürün hep olur mu?” dedi. Kadın duymamazlıktan geldiyse de gülmemek için kendini zor tuttu. Adamın bu cesareti kadının hoşuna gidiyor bir diğer taraftan da dozunu fazla kaçırırsa çok tehlikeli sulara dalacaklarından korkuyordu. Acayip bir şey vardı aralarında ama neydi bilemedi Nurcan. Sırt sırta oturup birbirlerine hiç bakmasalar bile sanki üçüncü gözleri bakışıyormuş gibiydi. O gece sona erip herkes evine dağıldığında o kadar şaraba rağmen uyuyamayan iki kişi vardı pazartesi sabahını iple çeken.

Nurcan yataktan artık yarım saat daha erken uyanıp her zaman ihmal ettiği bakım kremlerini sürüyor, yüz yogasını yapıyor, trafikte kırmızı ışıkta beklerken yaptığı çalakalem makyajını evde özenerek yapıyordu. Ali’den önce Can fark etti annesindeki bu değişimi. Kadın ise beğenilmenin verdiği kaygısız özgüvenle “ne var yani güzel olmak suç mu?” diyerek gülüyordu oğluna. Asansörde haftada bir iki kez denk geliyorlardı ama Nurcan her sabah aynı özenle hazırlanıyordu artık. Kadın asansörün içinde sekizinci kata vardıklarında artık kapının tam karşısında hazır bekliyor oluyordu. Heyecanlı bir oyuna dönüşmüştü ama kapı açılmayınca da o gün hayal kırıklığı kaçınılmaz oluyordu. Ne olabilirdi ki daha fazlası? Belki de adam kadınla dalga geçiyor olabilirdi. Olsun Nurcan bu duyguları yaşamayı özlemiş olduğunu hissediyor ve kimseciklere zarar vermeden keyfini çıkarmaya çalışıyordu.


On altı gün sonra eve davet sırası Nurcanlardaydı. Epey ayrıntılı hazırlık yapan kadın gereğinden fazla özen gösterip evdekileri biraz bezdirmişti. Herkes geldiğinde Nurcan’ın neşesi ve mini eteği dikkat çekiciydi. Tekin o gece ondan gözlerini alamadı. Şaraplar içilip gece yarısı gençlik anıları anlatılmaya başlayınca Nurcan boş bardakları toplamak için mutfağa gitti. Arkasından Tekin. Elinde iki üç tane boş bardakla. “Size yardıma geldim” dedi. “Çok teşekkür ederim ama hallettim ben” diyen Nurcan’ı yakalanma korkusu sarmıştı. Adamsa tezgâhın üstündekilerle oyalanıp kadınla sohbet etmek istiyordu. Nurcan ise bulaşık makinesine tabakları yerleştirirken elleri birbirine değdi ve bakışlar orada dondu kaldı. “Bugün yine çok güzelsin” dedi adam. Sizli halden senli hale direk geçiş yapmıştı. Heyecandı bu hissin adı. İkisi de çekiniyor, utanıyor ama istiyorlardı. Neyi istediklerini bilmeden. O sırada mutfağa Müge daldı pat diye. Her ikisi de panikle sırt çevirdiler birbirlerine. Müge çakırkeyifliğin verdiği vurdumduymazlıkla “hadi gelin içeri” diyebildi elindekileri masaya bırakırken. Salonun köşesinde duran piyanoyu fark eden Tekin, “Bu evde kim piyano çalıyor?” diye ortaya sorunca ikiye bir oyla ihale Nurcan’ın üzerinde kalmıştı. Derin bir iç çekişten sonra Nurcan’dan gelen ilk şarkı “Blower’s Daughter” oldu. Sözler de etkileyiciydi “I can’t take my eyes off you, I can’t take my mind off you.” [1] O gece de uykusuz ve hayallerle dolu geçti her ikisi için.


Sabahları asansörde denk gelebilmek için fazladan çaba sarf ediliyordu artık. Zaman içinde cep telefonları da alınmıştı. Artık gün içinde ara ara mesajlaşmalar başlamıştı. Nurcan’a göre bir sürüklenme yaşanmaktaydı. Hem dur demek istiyor hem de bu duygudan vazgeçemiyordu. Adam son derece seviyeli asla ısrarcı değildi. Cazibesi de buradan geliyordu.


Bir cesaretle Tekin Nurcan’ın az dersi olduğu bir gün kahve içmeye davet etti. Tabii ki ilk başta Nurcan “olmaz” dese de o gün ne yapıp edip Tekin okul çıkışına arabasını park etti. Onun çıkışını bekledi. Yanında Can vardı. Eh bu durum idare edilebilirdi. Tesadüf havası yaratıp “Can, selam! Sen bu okulda mıydın?” diye sorup annesine çaktırmadan göz kırptı. Ne yapacağını o anda bilemeyen kadın afalladı. Beyni sanki uyuştu. Can ise sevdiği bu komşu amcasını görmenin sevinciyle annesine baktı. “Ben de hamburger yemek için yanıma arkadaş arıyordum. Sizi gördüğüm ne iyi oldu. Annenle bana eşlik etmek ister misiniz?” diye sorunca Nurcan ona dik dik bakarak kaşlarını havaya kaldırdı. Ne var ki okul çıkışı zaten aç olan Can elbette ki hamburger fikrine asla hayır demezdi. ”Anne nolur” diye tutturunca yürüme mesafesindeki bir restorana geçtiler. Nurcan’dan hiç ses çıkmıyordu. Tekin ise bir o kadar rahat Can da pek keyifliydi. Afiyetle yenen hamburgerlerden sonra restorandaki langırtla oynamak isteyen Can makinenin yanına gidince adamla kadın baş başa kaldılar. ”İşte beklediğim an” dedi Tekin. Nurcan biraz kızgındı. Kontrolü dışında olan gelişmelerden oldum olası hoşlanmazdı. Bir emrivaki sonucu buradaydı ve kalkmak istiyordu. “Güzel bir his dimi bu” dedi Tekin. Kadın anlamamaya çalışıyor sohbeti sonlandırmaya gayret ediyordu. “Yani aşk diyorum özel bir şey, her an yaşanmıyor, denk gelmiyor. Denk gelse de bazen imkansız oluyor değil mi?” diye üstü kapalı ama Nurcan’ın içini eriten konuşmalar yaptı fısıltı halinde. Kadın ağzını açıp tek bir laf edemiyordu. Anca sağ ve sol omzunun üzerindekilerle cebelleşiyordu. O gün bitti ama kadın etkisinden kolay kolay çıkamadı. Bir kulağı artık hep kapıdaydı. Misafirleşmeler tam gaz devam ediyor samimiyetin dozu artıyordu.


Bir cumartesi sabahı kahvaltı için boyoz ve gevrek almaya gidecek olan Nurcan eşofmanlarını giyerek çıktı evden. Ne saat yedi buçuktu ne de iş günü. Nasılsa Tekin ile karşılaşmazdı. Derken sekizinci katta asansör bir anda durunca kadının yüzünde “eyvah keşke üstüme daha düzgün bir şeyler geçirseydim, biraz da makyaj yapsaydım off şimdi çok bakımsızım” diyen bir yüz ifade belirince adam gülümsedi. Tekin de beklemiyordu bu karşılaşmayı. Her zamanki gibi günaydınlaştılar. İlk defa yalnızdılar. Tekin döndü hızlı bir manevrayla dudağından öptü kadını. Nurcan heyecandan bayılmak üzereyken kapılar açıldı ve ayrılmak zorunda kaldılar. İşte o kısacık an çok şeye değerdi. Belki de değmezdi bunu asla bilemediler.


Son bölümü Tekin uyandıktan az sonra hayalinde olmasını istediği şekilde tasarlamıştı. Ne rüyaydı ama. Sanki günlerdir uyuyor gibiydi. Hani olur ya film izler gibi seyre dalmıştı. Yüzünde gülümseme ile uyanmış ve tekrar uykuya dalsa kaldığı yerden devam eder mi diye düşünmeden edemedi.


Ve evet şu on yedinci katta oturan geçen gün asansörde karşılaştığı çocuklu kadının adı neydi?


Hatırlayamadı.         


Tıpkı şarkıdaki gibi “No love, no glory.”[i]


 

[1] Gözlerimi senden alamıyorum. Aklımı senden alamıyorum.


[i] “Aşk yok, zafer yok”

Son Yazılar

Hepsini Gör

EKMEK VE SU

HAKSIZLIK

Comments


bottom of page