top of page

AYNI BEN

Yazar: Can Dörter


Karanlık salonda rahat bir koltukta oturuyorum. Tek sıkıntım eldivenler. Ellerim şimdiden terlemeye başladılar bile. Tabancanın ucundaki susturucuyu bir kez daha kontrol edip yanımdaki sehpaya bırakıyorum. Saatime bakıyorum gelmesine bir saat var. Geniş ve sahibinin zevkini yansıtan bir salon. Oturduğum yerden bile boğaz manzarasını seyredebiliyorum. Karşı kıyının ve geçen vapurların sarı ve turuncu ışıkları karanlık suda mücevher gibi parlıyor.


Ağzım kupkuru. Aldığım tansiyon ilacının yan etkisi. Kullanım kılavuzunda yazan yüzlerce yan etkinin en başında tükürük miktarında azalma yazıyor. Dayanamayıp mutfağa gidiyorum. Buzdolabını açıyorum, oldukça boş sayılır. Yoğurt ve birkaç elmadan başka bir şey yok. Su şişesini alıp kapağını açıyorum ve önce kokluyorum. Ne olur ne olmaz. Biraz sonra ölecek birinin evindeyim. Sağlama almak için ikinci bir kişiyi tutmuş olabilirler. Şişeyi kafama dikiyorum. Bardak kirletmenin manası yok bir de izleri temizlemesi var. Etrafıma bakıyorum. Temiz ve düzenli bir mutfak. Dolap kapaklarını açınca karşıma konserveler ve tahıl gevrekleri çıkıyor. Hepsi boy sırasına göre dizilmiş ve etiketleri ön tarafa doğru bakıyor. Aklımdan ilk geçen bana benziyor oluyor. Bende de her şeyi düzgün bir şekilde sıralama hastalığı vardır. Tabaklar, tencereler, kaşık çatallar, bardaklar, kitaplar, gömlekler, atletler donlar.


Salona dönüyorum. Bu sefer odadaki kokuyu yeni fark ediyorum. Sandal ağacı. En sevdiğim koku bu. İlk Roma’ya gidişimde keşfedip almıştım ve senelerdir onsuz yapamaz olmuştum. Diğer sehpanın üstünde duran oda kokusunu görüyorum. Mystix London yazıyor şişesinde. Bu markayı hiç bilmiyorum. Yine aklımdan bana benziyor diye geçiyor. Salonun bir duvarını masif ahşap meşe rengi bir kitaplık kaplıyor. Benim evdeki demonte İkea’lar gibi değil. Yanı başında duran lambaderi açınca yumuşak bir ışık aydınlatıyor kitaplığı. Kitaplar sanki bu gerçek ahşabın içinde daha değerli gibi duruyor. İçimden bu güzel kitaplıkta kim bilir ne boktan kitaplar vardır diye geçiriyorum. Eskiden bütün evlerde gazete kuponları ile alınan ansiklopediler ve kısaltılmış klasikler dizileri olurdu. Yüz sayfalık Anna Karenina gibi, diğer altı yüz altmış sayfanın pek önemi yok zaten. Bir yerlerde bahsederlerse kocasını aldatan bir Rus kadını olduğunu bil yeter. Şimdilerde büyük marketlerde kasaya yakın yerlerde kitapları yığıp duruyorlar. Patlıcanları domatesleri elleye elleye seçtim şimdi de birkaç kitap seçeyim boyu ve rengi evime uyan. Burada da kesin sözde yaşam koçlarının yazdıkları süprüntüler ve pembe diziler vardır derken kalakalıyorum. Karşımda bir hazine var. Bir rafta en sevdiğim öykü yazarlarının kitapları eksiksiz sıralanmış. John Cheever, Raymond Carver, Katherine Mansfield, Alice Munro, Dino Buzatti, Stefan Zweig. Üst rafta romanlar var. Haruki Murakami’nin tüm kitapları var. Burada basılmamış kitaplarının İngilizce baskıları bile karşımda. Virginia Woolf, Franz Kafka, Amin Maalouf, Volker Kutscher, Wolfgang Schorlau. Üçüncü kez içimden aynen bana benziyor diye geçiriyorum.


Kütüphanenin bazı raflarında çerçeveli fotoğraflar var. Onları inceliyorum ve birazdan öldüreceğim kadını ilk kez görüyorum. İlk anda gözleri dikkatimi çekiyor. Her ne kadar gülümsüyorsa da kameraya mutsuz bakıyor. Sade bir güzelliği var. Makyaj yapıp yapmadığı belli değil. Sarı saçlarını basitçe ya tepesinde toplamış ya da at kuyruğu yapmış. Yanında oğlu ve kocası var. Diğer resimlerden oğlunun evli ve çocuklu olduğunu ve Amerika’da yaşadığını çıkarıyorum. Ama kocası her resimde aynı. Kısa boylu bir adam. Sivri bir çene ile sonlanan üçgen bir kafası var. Ufak ve aşağı doğru sarkan bir burun ve incecik dudaklı kapalı bir ağız. Ama en kötüsü gözleri. Kapkara gözlerinde en ufak bir ışıltı yok. Gergin ağzı ve bir ölüden ödünç almış gibi duran gözleriyle kameraya nefretle bakıyor sanki. Bu adam mı tuttu beni? Ah Tomris ağzına sıçayım senin. Beş yıl önce kendimi emekliye ayırmıştım ne güzel. Kendi ufak ortamımda kitaplarımla, filmlerimle, plaklarımla bir dünya yaratmış mutlu mesut yaşayıp gidiyordum. Tomris ağzımdan girdi burnumdan çıktı, yok jübilem olurmuş, yok altın vuruş olacakmış, anında hesabıma yüz bin dolar yatacakmış. Bu işi bırakırken dünyadan tüm izlerimi silmiş kendi dünyama çekilmiştim. Telefon numaram sadece Tomris’de vardı. Bütün işlerimi o bulurdu ve tabii yüksek de bir komisyon alırdı. Ama Allah için çok titiz çalışır ardımızda hiç iz bırakmazdı. Bir gece onu içmeye çıkarmış ve artık bu işi bırakacağımı söylemiştim. Paniğe kapılmış beni vaz geçirmek için gece boyunca dil döküp durmuştu. “Sen bu işin duayenisin abi” deyip durmuştu sürekli. “İyi bari bir kiralık katiller okulu aç orada hocalık yapayım” deyip takılmıştım ona. Ama beni çok iyi tanırdı. Bu kararımdan döndürmesi imkansızdı.


Oturduğum koltuğa döndüğümde sehpanın üzerinde yarısından fazlası okunmuş bir kitabın durduğunu görüyorum. Kapağında Mario Levi “Çünkü Fısıltılar Vardı” yazıyor. Hiç haberim yoktu yeni çıkmış olmalı. Elime alıp sayfalarını çeviriyorum. “Her hikayenin bir kaderi vardı. Bir zamanı da… Bir sebebi ve efsunu, yanlışları ve doğruları, kalmaları ve gitmeleri, doğmaları ve ölmeleri de…” diye başlıyor kitap. Bu cümle sanki benim yaşamımı özetliyor diye düşünürken derinlerden bir asansörün çalıştığını duyuyorum. Kitabı hemen yerine koyup hızla kalkıyorum. Kitaplığın yanındaki lambaderi açık bıraktığımı fark edip kapatıyorum. Sonra karanlıklara doğru girip kendimi yok ediyorum.


Kapı anahtarla açılıyor. Holden gelen sese bakılırsa ayağındaki ayakkabıları fırlatıp atıyor. Sırtımı iyice duvara yaslıyorum. Karanlıkta biraz ötemden geçerken parfümünün kokusunu alıyorum ve sessizce içime çekiyorum. Önümde bir an duruyor, pencereden yansıyan hafif ışıkta kusursuz profilini görüyorum. Ne nefes alıyor nede yutkunuyorum. Sonra yatak odasına yürüyüp gidiyor. Biraz sonra salona üzerinde bol rahat bir eşofmanla dönüyor. Biraz önce oturduğum koltuğa oturup sehpanın üzerindeki abajuru yakıyor. Bir süre boğaz manzarasını seyrediyor. Cep telefonunu açıp bir yerlere giriyor ve salona hafif bir müzik sesi yayılmaya başlıyor. Mina söylüyor “Povero Amore”. Bir ton para vererek İtalya’dan getirttiğim son albümü. İki haftadır kulaklığımda bu şarkı dönüp duruyordu. Son kez aynı şeyi düşündüm o da Mina seviyordu aynen benim gibi. Sonra eline sehpada duran kitabı alıyor ve kaldığı yeri buluyor. Onun sesini duyduğumda yerimden hafifçe sıçrıyorum.

-Çok az kaldı. Şu kitabı bitirmeme izin verebilir misin?


Nasıl fark edebildi ki beni? Eee bu kadar aynı ben gibi dedin durdun. Aynı senin gibiyse duyuları sonuna kadar açık demektir. Saklandığım karanlıktan çıkıp ona doğru yürüyorum. Karşısındaki tek kişilik koltuğa çöküp oturuyorum. Elimdeki silahı ortamıza bırakıyorum. Uzun süre bakışıyoruz. Hiç korkmuş havası yok. “Sağ ol” deyip kitabına dönüyor. Bir süre sonra dayanamayıp soruyorum “Kitap nasıl?” diyorum. Kafasını kaldırmadan cevap veriyor “Sence? Kötü olabilir mi hiç?”. Ben de kalkıp kütüphanenin önüne gidip bende olmayan bir kitap seçiyorum. “Haruki Murakami Sözlüğü”. Yeniden karşısına oturup ben de okumaya başlıyorum. Murakami’nin, felsefe, sinema ve müzik gibi alanlardan nasıl beslendiği ve yaşamı renkli illüstrasyonlarla anlatılıyor kitapta. Caz tutkunuymuş. 2018 yılında radyo DJ’liği bile yapmış. Hiç bilmiyordum.


Zaman nasıl akıp geçiyor anlamıyorum. Aramızda kahve kupalarımız ve bir sürü kitap duruyor. Önce şarap içmeye karar vermiştik ama son derece ayık olmamız lazım deyip vazgeçirdim. Sanki yaşamım boyunca tanıyordum onu, kitaplardan, yazarlardan, filmlerden konuştuk durduk.


“Aç mısın?” diye soruyor ve tam o anda cep telefonu çalıyor. Ekranda “Sıtkı” yazıyor. Açmak için elini uzattığı anda bileğini yakalıyorum. Başımla hayır şeklinde kafamı sallıyorum. Telefon uzun süre çalıyor ve sonra susuyor. Bileğindeki iyileşmeye başlayan morlukları fark ediyorum.


“Evet operasyon başladı. Seni kontrol etti. Artık her an eve gelebilir” diyorum.

“Ben hazırım” diyor.

“Sapanca’daki yazlığın boş olduğundan eminsin değil mi?”

“Evet eminim”

“Sen hafta sonunu geçirmek için oradasın. Pazartesi öğle saatlerinde dönüyorsun. Tabii sana daha önce haberi vermek için gelen giden olmazsa”


Kalkıp biraz önce hazırladığı ufak valizi alıyor. Giderken bana sarılıyor. Bir süre öyle kalıyoruz. Sonra gözlerimin içine bakıp sakin bir sesle “Ona hiç acımıyorum” diyor.


Yine karanlıkta sırtım duvara dayalı bekliyorum. Dairenin kapısı açılıyor. Sessizce içeri giriyor ve salonun ortasına doğru yürüyor. Kendi evinde bile sinsi bir hayvan gibi. Sonra sesleniyor “Nazan!” yüksek sesle yineliyor “Nazaan!”. Demek ki adı buymuş. Birbirimize adlarımızı söylememiştik. Salondaki sürgülü büyük camın açık olduğunu fark ediyor. Oraya doğru yürürken ben de onu sessizce takip ediyorum. Pervaza tutunup derin bir nefes alırken hızla itiyorum onu dışarıya doğru. Yirmi ikinci kattan aşağıya doğru uçarken ne olduğunu bile anlayamıyor bence. Nedense geçenlerde metroda giderken karşımda oturan bir gencin tişörtündeki yazıyı hatırlıyorum. “BAK ANNE UÇABİLİYORUM”


3 Ay Sonra

Saat tam 15.30’da Minoa Pera kitapçısından içeriye giriyorum. Burası kitaplar için yapılmış bir tapınak gibi. Orada çalışan bir görevliye Paul Auster’in kitaplarının nerede olduğunu soruyorum. İkinci katta olduğunu söylüyor. Üst kata çıkıyorum. İlerideki rafın önünde duruyor. Arkadan bile tanıyabiliyorum onu. Yaklaşıyorum. Ellerimiz aynı anda Auster’in bir kitabına doğru uzanıyor “4 3 2 1”.



Son Yazılar

Hepsini Gör

NEFES

KATILA KATILA

bottom of page