top of page

SIRA DIŞI KARARLAR BÜROSU

Yazar: Alev Gülsün


Size bir öykü anlatacağım.


Böyle dediğime bakmayın, aslında benim de birazdan anlatacağım öyküdeki karakterlerden pek bir farkım yok… Ne de olsa etten kemikten değilim. Gerçi birazdan tanışacaklarınız kurgu olduklarını bilmiyorlar, bense biliyorum. Onlar aylar, yıllar boyunca yaşayacaklarını zannediyorlar, bense bu öyküyle birlikte on, bilemedin on beş dakika sonra ömrümün sona ereceğinin farkındayım. Etkileyici bir öykü olsa bari, belki hatırlanırım böylece. Hadi başlasın bakalım…


Öykümüzün hangi ülkede ve hangi dönemde geçtiğini seçmeyi size bırakıyorum. Yazarım belli bir yer ve zaman belirlememiş. Herhangi bir mekân, herhangi bir zaman olabilirmiş. Ben küçük bir kasabada geçtiğini anlatmayı yeğliyorum, umarım bunu işine karışma olarak niteleyip sorun çıkarmaz.


Bu kasabada yaşayanlar kendilerini mutlu hissederlermiş. Önemli bir şikayetleri de yokmuş zaten. Bazen uzayan kış, bazen kuraklık, bazen de futbol takımlarının üst üste aldığı yenilgiler morallerini bozarmış. Kasabaya dışarıdan gelip giden de pek olmazmış. Bu kasabada en yaşlılarının bile hatırlamadığı zamanlardan kalma, üç altın kural varmış. Kimin ne zaman, nasıl koyduğu bilinmeyen bu kurallar, doğan her çocuğa, daha elmayla armudu ayırt edemeden öğretilmeye başlanırmış. Bu üç kuraldan ilki “Gülümseme Zorunluluğu” imiş. Herkes, her zaman birbirine gülümsermiş. İkinci kural “Soru Sormamak” imiş. Kasaba halkı en yakınlarına bile soru sormazmış. Üçüncü kural da “Bağımsız Düşünmeme” kuralıymış. Konulmuş kuralları kabul eder ve onları sorgulamazlarmış. Farklı fikirleri savunmak ve yeni düşünceler üretmek akıllarından bile geçmezmiş. Zaman zaman bazı kasabalılar bu kurallara uymakta zorlanır ama kötü düşünceleri hemen akıllarından kovarlarmış.


İşte size öykünün nasıl bir yerde geçtiğini anlatmış bulunuyorum. Şimdi gelelim neler olduğuna.


Ilık bir bahar sabahında gün doğarken, kasabadan geçen tek şehirlerarası otobüs her zamanki saatinde meydandaki durakta durdu ve bir yolcu indirdi. Otobüsün uzaklaşmasıyla sessiz meydanda bir başına kalan Yolcu, çantasını sırtına attıktan sonra caddenin karşısında gördüğü ilk otele doğru yürüdü. Resepsiyon görevlisine ne kadar kalacağını bilmediğini söyleyerek bir oda istedi. Meydanı gören odasının penceresinden etrafa göz gezdirdi, çantasından birkaç özel eşyasını bıraktı ve tekrar dışarı çıktı. Ana cadde üzerinde yürümeye başladı ve daha meydanı terk etmeden aradığını buldu. Tek katlı ve tek odalı, içinde bir masası ve iki iskemlesi olan kiralık bir kulübe… Tam istediği gibi; ısmarlasa bu kadar olurdu. Merkezde ve göz önünde. Hemen tuttu. Odayı istediği düzene getirmek için masayı ortaya çekip iskemleleri karşılıklı kenarlara yerleştirdi. Çantasını açıp içinden bir defter ve bir ayna çıkardı. Defteri açarak masanın üzerine koydu, aynayı da duvara astı. Sonra çantadan katlanmış uzunca bir bez çıkardı ve açarak dışarıya, kapının hemen üzerine, kenarlarındaki ipleri pervaza tutturup gererek bağladı. Bir adım geri giderek ince uzun dövize baktı. Üzerinde “Sıra Dışı Kararlar Bürosu” yazıyordu.


Yolcu, iskemlelerden birini büronun önüne çıkararak oturdu ve akşama kadar sadece iki kez yerinden kıpırdadı. İlki çantasından bir elma ve üç ceviz almak için, ikincisi de su matarasını almak için. Gün boyunca büronun önünden beş yüz yirmi iki kişinin geçtiğini saydı. Hayır, hayır, yanlışlık olmasın, bazıları gittikleri yerden dönerken ikinci kez geçmişlerdi. Tahmini, dört yüz civarı kişinin büronun önünden geçtiği yönündeydi. Bunlardan sadece yüz elli altısı kendisini fark etmiş, tanımadıkları bu yabancıya ilgi ile bakmış, gülümsemiş ve uzaklaşmışlardı. Büro yazısını okuyan olduysa da nedir diye soran olmamıştı. Yolcu, akşam hava karardıktan sonra iskemlesini içeriye koydu ve otele döndü.


Ertesi sabah güneşin doğuşuyla birlikte tekrar büronun önüne yerleşti. Bu sefer suyunu, kuru et ve meyveden oluşan yemeğini yanına almıştı, hiç yerinden kalkmadı. Saatler boyunca, karşısından gülümseyerek geçenleri ifadesiz bir yüzle izledi. Bir önceki güne göre daha çok fark edilmiş ve ilgi çekmişti ama hala yanına gelip konuşma cesaretini gösteren olmamıştı. Akşam okulların dağılma vakti geldiğinde on yaşlarında bir erkek çocuk büronun hizasından geçerken durdu. Caddenin karşısındaydı ve arada epey bir mesafe vardı. Gülümseyip gülümsemediği anlaşılmıyordu. Orada uzun süre hiç kıpırdamadan durdu ve büroyla Yolcu’yu seyretti. Yaklaşık yarım saat sonra bir kadın koşar adımlarla geldi, çocuğun elini tuttu, nereye baktığını görmek için başını büroya doğru çevirdi, Yolcu’ya gülümsedi ve çocuğu çekerek götürdü. Çocuk ertesi sabah okula giderken tekrar aynı yerde durdu. Bu sefer yanında bir arkadaşı vardı. Saçları iki yandan örgülü sevimli bir kız çocuğu. Çocuklar ayrılırken Yolcu, erkek olanın belli belirsiz el salladığını fark etti.


O gün öğleden sonra bir gelişme oldu, üniformalı bir görevli büroya geldi. Gülümseyerek büronun ne amaçla açıldığını sordu.

Yolcu omzunu silkip, “Sıra Dışı Kararlar Bürosu” dedi.

Üniformalı gülümseyerek okuma yazmasının olduğunu söyledi.

Yolcu o zaman anlatacak bir şey kalmadığını, büronun isminin zaten gayet açık olduğunu söyledi.

Üniformalı gülümseyerek ayrıldı.

Çok geçmeden lacivert takım elbiseli, göbekli başka bir adam geldi.

Gülümseyerek tokalaşmak için elini uzattı, “Büronun açılma amacı nedir?” diye sordu. “Okumam yazmam yok” diye ekledi.

Yolcu “O zaman anlatayım” diye söze başladı, “Büro, kasaba halkına hayatlarında bir kez toplumsal normlara aykırı bir karar alma fırsatı sunuyor. Bu bir tekliftir, kabul edip etmemek onlara kalmış.”

Lacivert takımlı “Böyle bir fırsat sunma hakkınız yok” dedi gülümseyerek.

Yolcu “Neden olmasın? Bence böyle bir hakkım var” dedi, gülümseyerek.

Kafası karışan lacivertli uzaklaştı.

Yolcu, sandalyesine tekrar yerleşip elmasını soymaya koyuldu.


Lacivertli, kasabanın ileri gelenlerini toplantıya çağırdı. Üç saat boş boş konuşup hiçbir çözüm üretemeden dağıldılar. Akşam olanı biteni ailelerine anlattılar. Aile üyeleri konuyu komşularına açtılar. Böylece kısa süre sonra kasabada herkes merak ettikleri büronun ne olduğunu öğrenmiş oldu.


Ertesi sabah Yolcu büroya girerken kulübenin arkasına saklanmış bir adam ortaya çıkıp onunla birlikte içeri giriverdi ve ardından kapıyı kapattı. Gülümsüyordu. Yolcu sandalyeyi göstererek onu oturması için buyur etti. Adam oturmak yerine inler gibi bir ses çıkararak eliyle saç diplerini çekiştirmeye, baş derisini soymaya başladı, bir süre sonra yüzüne ikinci bir deri gibi yapışmış, gülen yüz maskesini çektiği gibi çıkardı. Yüzü kan ter içinde ve ifadesizdi.


Yo sevgili okurlarım, ifadesiz değil. Ben burada yazarımla bir sürtüşmeyi daha göze alarak “hayatından bezmiş bir ifadeye sahipti” demeyi tercih ediyorum. Umarım kızdırmamışımdır. Her neyse…


Maskesini çıkaran adam aynaya döndü, kendine baktı ve bir nebze sakinleşti. Yolcu’ya “Ben gülümseme zorunluluğundan feragat etmek istiyorum” dedi. “Kendimden iğreniyorum artık. Tanıyamıyorum kendimi. İki yüzlülük bile değil bu yaptığımız, düpedüz sahtekarlık. Sevmediğim insanlara somurtmak istiyorum, kızdığım insanlara kaşlarımı çatmak istiyorum, iğrenç bulduğum insanların da yüzüne tükürmek istiyorum.”


Yolcu “Hay hay” diyerek, defterin ilk sayfasını açtı, maskesinden vaz geçen adama çevirdi. “Buraya kendi rızanızla zorunlu gülümsemeden vaz geçtiğinizi yazıp imzalayın, hepsi bu kadar” dedi.


Adam defteri önüne çekti, kalemi eline aldı, sonra birden başını kaldırıp Yolcu’ya baktı. “Biliyor musunuz, buraya gelme kararını aldığımdan beri karım yüzüme bakmıyor.  Bana demediğini bırakmadı. Ne geleneklerimize saygısızlığım kaldı ne de sorumsuzluğum. Çocuklarıma kötü örnek olacakmışım. Size sormak isterdim, çok mu ahlaksızca bir iş yapıyorum diye ama… biliyorsunuz soramıyorum.”


Yolcu’nun bir şey söylemesine fırsat tanımadan devam etti. “Ben de… ben de ona sen de bağnazın tekisin dedim”. Başını ellerinin arasına aldı.

“Bunları size neden anlattığımı bilmiyorum ama söylemem lazımdı. Sabaha kadar uyuyamadım. Kaç kere fikir değiştirdiğimi bilemezsiniz. Ama insan bir kere, bir kere bir ümidin varlığını görünce, onun peşi sıra gitmeden yapamıyor. Haksız mıyım diye sormak isterdim size, ama biliyorsunuz…”


Yolcu artık sabredemedi, “Haklı olduğunuz için buradayım” dedi.


Feragatçi hızla defteri imzalayıp Yolcu’nun elini sıktı “Bize ne büyük bir hizmet getirdiğinizi bilemezsiniz. Müteşekkirim size” dedi ve uçuyormuş gibi bir hisle dışarı çıktı. Kulübenin önünde durup derin bir nefesle göğsünü şişirdi, etrafta gözlerini gezdirdi ve gülümsemeyen mutlu bir ifadeyle uzaklaştı.


O gün başka gelen giden olmadı ama büronun önünden geçerken göz ucuyla da olsa bakanların hatta Yolcu’ya selam verenlerin sayısı artmaya başladı. Ertesi gün çözülme başladı ve birer ikişer gelmeye başladılar. Tam on beş kişi geldi ve hepsi de gülümsemeye son vermeyi seçti.


Yolcu, dördüncü günün sonunda artık saymayı bırakmıştı. Binlerce kişinin, sanki büro ile hiç ilgilenmiyormuş gibi önünden geçişini, ona gülümsemelerini izliyordu. İlginç olan içeriye her girenle birlikte büronun önünde onlarca insan birikiyor, yüzlerinde acı çeker gibi bir gülümsemeyle onun çıkmasını bekliyor sonra onu takip etmeye başlıyorlardı. Sonunda Yolcu, feragat etmeye gelenlerden birine neler döndüğünü sordu. Öyle ya, soruya cevap da vermeyecek değillerdi herhalde. Nitekim alışkanlıkları olmadığı için açıklama yapmakta ve dertlerini açık seçik dile getirmekte zorlansalar da sonuçta kasaba halkının iki kutba bölündüğünü ve ortalığın kaynamakta olduğunu anlatmayı başardılar. Bu iki grup arasında kıyasıya bir gerilim vardı. Yolcu’nun girişimini ve kendi deyişleriyle onun bu teklifine sorgusuz sualsiz teslim olanları kınayanlar ve yeniliğe açık olduklarını, tüm kuralların zaman içinde gözden geçirilmeye mahkûm olduğunu söyleyip değişimden yana olanlar. Yolcu şaşırmadı, alışık olduğu ve beklediği bir gelişmeydi. Bu kadar erken ortaya çıkması büronun varlığının çabuk benimsendiği ve ciddiye alındığını gösteriyordu, sevindiriciydi.


Bir sonraki akşam, güneş battıktan epey sonra -Yolcu karanlığı bekleyenlere şans vermek için büronun çalışma saatlerini birkaç saat uzatmıştı ve içeride beklemeye başlamıştı- kapı aniden açılarak bir kadın içeri girdi ve hızla ardından kapıyı kapattı. Gülümsüyordu. Yolcu “Buyurun” dedi, eliyle oturmasını işaret ederek.


Kadın nereden başlayacağını bilemiyordu belli ki. Yolcu onun işini kolaylaştırmak için defterde yeni bir sayfa açtı ve kadına doğru uzatarak “Neden feragat etmek istiyorsunuz?” diye sordu.


Kadın çuvaldız batırılmış gibi sıçrayarak “Ben değil!” dedi.

“Anlamadım?”

Kadın “Ben, kocam adına feragatte bulunmak istiyorum.”

“Hanımefendiciğim” dedi Yolcu, “Bu mümkün değil maalesef. Kocanızın gelmesi ve bizzat beyanda bulunarak imza atması gerekiyor”.

Kadın gülümsemekte zorlanıyordu, ama bu konuda o kadar deneyimliydi ki bunu hiç hissettirmemeyi başarabiliyordu.

“Gelmeyi reddetti” dedi sonunda.

“Korkarım yapabileceğim bir şey yok bu konuda. İkna etmeniz lazım.”

Kadın gülümseyerek bakıyordu. Yolcu tekrar konuştu.

“Hangi konuda feragat etmesini istiyorsunuz?”

“Bana hiçbir şey sormuyor.” Durdu, sonra açık konuşmaya karar vermiş olmalı ki duruşu dikleşti.

“Bakın Yolcu Bey, belki bilirsiniz, insan her şeyi anlatamaz, anlatmak istemez yani. Karşısındaki sorsun, kendisine ilgi göstersin ister. Kocam beni kırdığında ona bunu açık açık söylemek istemiyorum. Yüzümü asma hakkımı kullanmak istiyorum. Merak etsin, etrafımda dönsün, ne olduğunu sorsun, ben söylemeyim, o daha çok merak etsin, daha çok sorsun istiyorum.”

“Anlıyorum. Peki kocanızı ikna etmenin bir yolu yok mu?”

“Yok, çok konuştuk bu konuda. Yok, çünkü o başka bir konudan feragat etmek istiyor.”

“Öyle mi? Neden feragat etmek istiyor?”

“Bağımsız düşünmek istiyormuş.”

“Peki beklerim onu da o zaman.”

“Yolcu Bey.”

“Buyurun.”

“O zaman ben gülümsemeden feragat edebilir miyim?”


Yolcu, defteri hafifçe iteledi.

“Mükemmel bir seçim. Buyurun, doldurun defteri. Beyanınız ve imzanız.”

Defteri imzaladıktan sonra kadının yüzü bir anda müthiş mutsuz bir ifadeye büründü. Yolcu’ya iyi geceler dileyerek çıktı.


Yazarım burada hiçbir açıklama yapmamış ama ben kendi fikrimi söylemeden geçemeyeceğim. Tam bu anda Yolcu’nun büyük bir üzüntü duyduğunu tahmin ediyorum. Bu işe girişirken böyle bir mutsuzluğa sebep olacağı bence aklından geçmemiştir. Hikâyenin bundan sonrasında ona karşı daha fazla empati duyacağım sanırım. Belki kendini iyi hissetmesini sağlayacak bir iki ufak müdahalede bile bulunabilirim.


Ertesi sabah gülümsemekten vazgeçen kadının kocası geldi ve o da bağımsız düşünmemekten vazgeçti. Karısından işlemlerin nasıl yürüdüğünü dinlediği için düşünme iznine çarçabuk kavuştu. Ayrılırken “Artık evde somurtan ve düşünen iki insan olduk” dedi ve gülümseyerek gitti. Bu söz Yolcu’nun içine oturdu. Üstüne bir de bu adamın düşünmeyi becerip beceremeyeceği sorusu aklına düştü.


Yazarımın, Yolcu’nun psikolojisini hatırlaması beni sevindirdi. Devam edeyim.


Yolcu ertesi sabaha kadar kendi kendine bu soruya cevap aradı. Hiç düşünmemiş bir insan bir anda düşünmeye başlayabilir miydi? Bu konuya çok uzun süre kafa yorması gerekmedi, cevabı ayağına geldi. Sabah okula giden öğrencilerden birisi büroya uğradı. Kendisine uzaktan el sallayan çocuktu. Yetişkinlerin aksine çok rahattı, kimseden çekindiği yok gibiydi.

“Günaydın” dedi gülümseyerek.

“Günaydın” dedi Yolcu.

“Ben düşünmemekten feragat etmek istiyorum ama bir sorun var.”

“Neymiş o?”

“Bağımsız düşünmek nasıl bir şeydir bilmiyorum.”

Yolcu uzun uzun çocuğun yüzüne baktı ve o güne kadar sürdürdüğü görevinde bir ilk yaparak “Bunu öğrenmeni sağlayacağım. Ama öncesinde sana bir hediye vermek istiyorum” dedi.

“Peki” dedi çocuk.

“Senin düşünmemeyle birlikte soru sormamaktan da feragat etmene izin veriyorum.”

Çocuğun gözleri parladı. Gülümserken ne kadar donuklardı oysa.

Yolcu, defteri tuttuğu gibi çocuğa doğru çevirdi, yana yana iki sayfayı işaret etti. “Hadi doldur buraları.”

Çocuk hızla denileni yaptı.

Yolcu, eğer bu şansın kıymetini bilirse çocuğun kasaba için benzersiz bir tohum, müthiş bir itici güç olacağını düşündü.

Bana kalırsa aynı zamanda çok da mutlu hissetti ve somurtan kadınla düşünen adama yaptıkları için kendini affetti.

Çocuk “Şimdi sözünü tut” dedi.

“Gel” dedi Yolcu. Kulübenin duvarına asılı aynayı kenara kaydırınca altından bir kol çıktı. Kolu çevirmesiyle bir kapı açıldı. “Bundan sonrası sana ait”.

Çocuk Yolcu’ya baktı ve hayatındaki ilk sorusunu sordu. “Düşündüklerim arasından neyin doğru, neyin yanlış olduğunu nasıl bileceğim?”

“Sorarak” dedi Yolcu. “Bazen kendi yüreğine, bazen konuştuğun kişilere, bazen okuduğun kitaplara.”


Çocuk kapıdan geçerek karanlık bir dehlizin içine girdi. Karşısına çıkan ilk yol ayrımında yüreğinin söylediği yönde devam etti. İlerledikçe gözleri karanlığa alıştı, etrafını seçmeye başladı. Bu sefer karşısına seçim yapması gereken üç ayrı yol çıktı. Duvarlara dokundu, birisi nemli diğeri sıcaktı. Üçüncüsünde ise tek belirgin olan derinlerinden gelen kokuydu. Ne olduğunu ayırt etmeye çalıştı. Nemli toprak, çimen ve çürümüş leş kokusu... Bu seçeneği hemen sildi, su ile ateş arasında karar vermeliydi. Sıcaklık acaba büyük bir cehennem ateşinden mi geliyordu yoksa yolun sonundaki güneşten mi? En iyisi suyu seçmekti, o yönde devam etti. Uzun bir yürüyüşün sonunda bir göle ulaştı. Bir yandan çağlayanlar akıyordu. Önünde ilerlemesini engelleyen bir kaya vardı. Bir adım atınca kaya kıpırdandı, devam edince yolundan tamamen çekildi. Göle doğru yürüdü, sazlar o geçtikçe eğildi. Gölün kıyısında kristal kumların üzerinde durup mavi beyaz, duru suya baktı. Tam baktığı yerden bir kadın başını çıkardı. “Hoş geldin” dedi çocuğa.


Çocuk heyecanlandı, “Doğru seçimler yaptım mı? Gelmem gereken yer burası mıydı?”.

“Senin doğrun burasıymış” dedi kadın, “Bir başkasının doğrusu da başka bir yerdir. Hayat seçimlerimizden oluşur. Mutlak doğru diye bir şey yoktur, ama deneyim vardır, gelişim vardır. Gücüne güven ve baştan başlamaktan hiç korkma.”


Kadın suya girerek kayboldu. Çocuk bir süre suyun kenarında oturdu ve düşündü. Bir bebeğin ilk adımlarını atması gibi önce acemice, sonra heyecanla, sonra kana kana düşündü… Ne kadar süre geçti bilinmez, zamanı geldiğine karar verince kalkıp geldiği yollardan geri döndü. Kapıyı açıp kulübeye girdi. Yolcu içeride, iskemlesine oturmuş kitap okuyordu. “Nasıl geçti?” diye sordu, “Öğrendin mi düşünmeyi?”

“Düşüncemin gücünü öğrendim” dedi çocuk, “Teşekkür ederim.” Yolcu’nun elini sıktı ve dışarı çıktı.


Yolcu onu meydanın ucundaki yolda gözden kaybolana kadar izledi sonra büronun adının yazılı olduğu bezi asılı olduğu yerden çıkarıp katladı ve çantasına yerleştirdi. Aynayı çantasına koydu. Defteri masanın üzerinde bıraktı. Otele gidip ödemesini yaptı ve kasabaya ilk ayak bastığı noktaya gitti. Bir süre sonra durağa gelen otobüse binerek kasabadan ayrıldı.

Evet, hikayemiz burada bitiyor, umarım güzel anlatabilmişimdir. Daha fazla gevezelik etmeyip sizi onunla baş başa bırakacağım. Ara sıra beni hatırlayıp tekrar okursanız çok sevinirim.

Son Yazılar

Hepsini Gör

コメント


bottom of page