top of page

ZORBA’YLA SOHBET

Yazar: Didem Koç


Güvertenin ucunda durmuş, ayın suya yansıyan pırıltısını izliyordum. Okyanusu yararcasına ilerleyen gemi, geride hemen sönmeye mahkûm köpükler bırakıyordu. Aklıma sevdiği prensi öldürmediği için yaşamını yitirip beyaz köpüklere dönüşen denizkızının hikâyesi gelmişti. Sevmek canını vermek miydi? Denizin tuzlu kokusunu içime çektim. Ne yaparsam yapayım kalp kırıklıklarım iyileşmiyordu. İki kişi çıkmamız gereken seyahatte yalnız başımaydım. Her şeye rağmen bu aşkın tek anısı yeşil fularımı boynuma takmadan edememiştim.

 

Elimde şarabım, dalgaların alçalıp yükselen salınımını seyrederek yürüyordum.  Dalgalar, üst güverteden yayılan kahkahaları, çınlayan kadeh seslerini yutuyordu. Denizin esintisi, tınısı, değişik bir enstrümana eşlik eder gibiydi. Gözlerimi kapadım. Müziğin ruhumu sarmasına izin verdim. Rüzgâr beni kollarına almış, elbisemin eteklerini uçuşturarak adeta vals yapıyordu. Kendime geldiğimde güvertenin ucundaydım. Karanlığın tam ortasında, beyaz gömlekli bir adam, sandalyesine oturmuş, dizlerine koyduğu, kanuna benzer enstrümanını çalıyordu.

 

Ay ışığı yüzüne yansıdığı zaman emin oldum. Ak düşmüş dalgalı saçlar… Kalın favoriler… Çukurlaşmış yanaklar… Çıkık elmacık kemikleri… Kalın bir çene… Kesinlikle Zorba’ydı. Evet evet, Aleksi Zorba. Enstrümanı da santurdu. Gözleri kapalı, bedeni müziğin ritminde salınırken, o ya kaşlarını çatıyor ya da tebessüm ediyordu. Santurun tellerine dokunuşu hikâyesini yeniden yazdığı hissini vermişti. Aslında ona çok kızgındım. Ama onu burada ete kemiğe bürünmüş olarak gördüğüm için dilim tutulmuştu. Kalbim küt küt atıyordu. Müziğin ritmi yavaşladı. Bakışları yerde, başını öne eğdi.

 

“Beğendiniz mi?”

 

Elim ayağım birbirine dolaştı. Yudumlamak üzere olduğum şarabın yarısını döktüm.

 

“Sizi fark etmedim zannettiniz. Korkmayın, kadınlara zarar vermem.”

 

“Biliyorum. Ayrıca korkmadım. Sadece beklemiyordum.”

 

“Cevap vermediniz. Nasıl buldunuz müziğimi?”

 

“Santuru kendiniz için çaldığınızı biliyorum. Onun için de çok etkileyici olduğunu düşünüyorum.”

 

“Evet. Santur da ben de bencilizdir. Santur kendisinin düşünülmesini ister. Ben de istediğim için çalarım. Başka neler biliyorsunuz hakkımda?”

 

“Pek çok şey. Kadınlar mesela… Diğer erkeklerden farklı olduğunuzu düşünürdüm, yanılmışım.”

 

“Hemen derin bir konudan başladınız. Sizi bu kadar kızdıracak ne yapmış olabilirim?”

 

“Sizi okurken hep bir farklılığınız olsun istedim. Ama siz de sıradan erkekler gibisiniz. Kadınların sizler için yaratılmış olduğunu düşünüyorsunuz.”

 

“Böyle düşündüğün için üzgünüm küçüğüm. Ama kadınları tabii ki severim.” Birden arkasını dönüp üst güverteye baktı. O zaman fark ettim küçük bir grubun bizi izlediğini. Onlara bakarak reverans yaparken sözlerine devam etti. “Güzel kadınları öpmek, çıplak bedenlerine sarılıp yatmak, tenlerinin kokusunu içime çekmek… Bunların hiçbiri onları kullandığım anlamına gelmez. İstemedikleri hiçbir şeyi yapmam,” dedi.

 

“Kendinizi böyle mi teselli ediyorsunuz? Geride bıraktığınız incinen kadınlara ne demeli?”

 

“Beni hiç tanımamışsın küçüğüm. Ben hayatım boyunca bir kadını incittim. Benim için kadın her yaşta kadındır. Ruhunu incitmemek lazım. Bunu öğrendiğimde çok gençtim.” Konuştukça sesindeki samimiyet artıyordu. Bana küçüğüm dediğinde ona kızmakta zorlanmıştım.

 

“Serenat meselesini diyorsanız, anımsıyorum.”

 

“Evet. Yaşlı kadıncağız kendisine serenat yapmadığımızı biliyordu ama yine de her serenat zamanı kırmızı rujunu sürüp perdenin arkasına gizlenirdi.  Kıpırdanan tüllerin gerisinde onun olduğunu bilirdim. Kim bilir ne hayaller kuruyordu? ‘Yaşlı kadın senin için mi çalıyoruz,’ dediğimde acımasızca kırmış oldum onu. Bir daha hiçbir kadını incitmesem de onu incitmiştim artık. Ben hatamı biliyorum. Şimdi sana gelelim. Erkeğin nerede? Neden böyle bir gemide yalnızsın? Bak, bizi izleyenlerin bir tanesi bile yalnız değil.” Üst güverteye dönüp el salladı. Kendine has çekiciliğiyle dikkatleri üzerinde toplamayı başarmıştı.

 

“Anlatmaya çalıştığım tam da bu. Sevgilim demeliydiniz.”

 

“Kızma. Ne anlatmaya çalıştığını zaten biliyorum. Bu beyaz elbisenin içinde; boynunda uçuşan yeşil fularınla ve kızıl saçlarınla deniz perisi gibisin. Ama yalnızsın. Eminim bu fuları veren adam kırdı kalbini.”

 

“Nereden biliyorsun?”

 

“Kadınları biliyorum.”

 

“Bu kadar kolayız yani.”

 

“Tam tersine çok karmaşıksınız. Beni sıradan dediğin adamlarla karıştırma. Emin ol siz kadınlardan yanayım.”

 

“Bana öyle gelmiyor. Her zaman keyfinizin peşinde gittiğinizi düşünüyorum. Patronunuz haklı.”

 

“Patronumu karıştırma. Sizden yana değilsem eğer söyler misin zavallı Marina’yı katlederlerken kim karşı çıktı? Ben! Erkekliği, çaresiz bir kadını öldürmek sayan adam kırıntılarıyla mücadele ederken, Marina’nın istediği kişiyle beraber olmasını namussuzluk sayan hemcinslerin sadece seyrediyorlardı. Beni yargılamadan önce işe kadınlardan başla istersen.”

 

“Senin için her şey yatıp kalkmakla ilgili. Duyguları hiçe mi sayıyorsun?”

 

Bütün bunları söylerken kulaklarımdan alevler çıkıyor, sesim titriyordu. Artık siz değil sen demeye başladığımı fark etmiştim. Attığı kahkaha gökyüzünden, yıldızlardan, denizden yankılandı.

 

“Duygular tabii ki önemli. Ama ben diyorum ki başkalarının namus değerleri için kendi bedenine sahip çıkmıyorsan sorun sendedir. Mühim olan basit hazlar değil. Senin bedenine kimin sahip çıktığıdır. Başkalarının önyargıları öne geçiyorsa bedenine ve ruhuna sahip değilsindir. O zaman asla özgür olamazsın.”

 

Yüzümü karanlığa, denize dönmüştüm. Esinti saçlarımı uçuştururken kendimi rüzgâra teslim etmek, kaybolmak istemiştim. İçten içe söylediklerinin doğru olduğunu biliyordum ama itiraf edemiyordum. Yanıma geldi. Kollarını korkuluklara dayadı. Bir süre beraberce koyu karanlığı izledik.

 

“Bu karanlık denizi seyrederken ne gördüğünü söyle…”

 

“Sonsuz karanlık, ürkütücü özgürlük.”

 

Gülümsedi.

 

“Bu karanlık sınırları korkusuzca aştığın zaman ürkütücü dediğin özgürlüğün hiç de o kadar ürkütücü olmadığını göreceksin. Yaşamak için cesur olmak lazım.”

 

“Ben yeteri kadar cesurum.”

 

“Değilsin. Senin de patron gibi bağlı olduğun ip biraz uzun. Hepsi bu. Zihnindeki demir parmaklıklara hapsetmişsin kendini. Ruhunu özgür bırak. Yarın ölecekmiş gibi yaşa.”

 

“Sorumsuzca mı yani?”

 

“Toysun sen. Sürekli yanlış anlıyorsun. Ben savaşlar, aşklar gördüm. Bak!” deyip yaklaştığımız kıyıyı işaret etti. Geçmişin hüzünlerini, aşklarını taşıyan gecenin ışıkları yanıp sönüyordu. “Karşı kıyıları görüyor musun? Ben bu kıyılarda, benim başlatmadığım savaşlarda insanlar öldürdüm. Bıçağımın ucunda yitip giden insanlığımı gördüm. Masum çocukları yetim bıraktım. Tanrı’nın yarattığı canı alırken bile Tanrı’dan yardım istedim… İşin tuhafı ne biliyor musun?”

 

“Neymiş?”

 

“Düşmanım da aynı Tanrı’dan yardım istiyordu. Artık anlıyor musun neden yarın ölecekmiş gibi yaşa dediğimi?”

 

“Anlıyorum,” derken kendim bile sesimi zor duymuştum. Ay ışığının vurduğu gözlerindeki acı, içimde tarifsiz hüzünler bırakmıştı.

 

“Eskiden bu Türk bu Yunan diye insanları ayırt ederdim. Büyüklerimiz öyle öğretmişti. Şimdi kim iyi insan kim kötü ona bakıyorum.” Uzun uzun denize daldı, sonra bana döndü, “Vakit az küçüğüm. Beni dinle. Ruhunu inciten bir adamı asla sevmemelisin. Bir kere incittiyse emin ol bir daha yapar.”

 

“Ruh eşini bul diyorsun yani. Bu kadar romantik olduğunu bilmiyordum.”

 

Gökyüzüne dönüp yüksek sesli içten bir kahkaha attı.

 

“Gördün mü hakkımda bilmediğin şeyler de varmış… Unutma, kelimeleri senin gözlerinde okuyan adam doğru adamdır.” Denize doğru adım attı. “Santurun sesini duyuyor musun? Gitme vakti geldi.”

 

Gitmekten bahsedince yüreğimin burkulduğunu hissettim.

 

“Bu kadar çabuk mu? Lütfen kal…” Dalgaların sesine santurun tınısı karışıyordu. “Seni bir daha görecek miyim?”

 

“Müziği dinle. Santurun beni davet ettiği yerde olacağım.”

 

Bana doğru uzandı. Boynumdaki fuları aldı. Ani bir refleksle fulardan kalan boşluğa, boynuma dokundum.

 

“Yanılmışım. Yalnızlık duvarını aşmışsın. Senin ipin yokmuş meğer,” dedi.

 

Gülümsedim. O gece korkusuzluğun ve saflığın, neşe ve uyumun aşkla, onun teniyle bütünleşip harmanlaştığını ve Zorba’yı oluşturduğunu görmüştüm. Kollarını kaldırdı, uzun bacaklarıyla bir sağa bir sola yaylanarak her adımda güvertenin ucuna biraz daha yaklaşarak o meşhur dansına başladı. Parmaklarının ucundaki fularım uçuşuyordu. Dimdik ayakta durdu. Yüzünü denize döndü. Bir yıldız, arkasında iz bırakarak kayarken kızıllaşmaya başlayan ay ışığının altında, kendini dalgalara bıraktı. Yeşil fularım, beyaz köpüklerin arasında savruluyordu.

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page