top of page

GÖNÜL VE GÖLGE

Yazar: Sevda Bakan


Benim adim Ayana. Eski Türkçede Ayın Ruhu demektir. Anlatmak istediklerime nerden başlayacağımı bilemediğim için ismimden başladım. Televizyonda haberleri izliyorum saatlerdir. Bir hafta önce sağ elim kırılınca tek elimle pek bir şey yapamaz oldum. Haber spikeri Rusya - Ukrayna savaşının nerdeyse iki seneyi bulduğunu söylüyor. Başkent Kiev’den görüntüleri izliyorum. O güzelim cıvıl cıvıl şehir canlanıyor gözümde. Kadınlarının incecik vida topuklarından çıkan tik tik sesleri, büyük salonlardaki duvar saatleri gibi arkada hiç kesilmeyen bir ritim tutar güne. Minik kafelerin olduğu sokaklar eğlenmeyi seven insanlarla doludur, oldukça şen halleri size de bulaşır.


Metrolarındaki çiçekçiler, küçük pastacılar ve süslü büfeleri insana yeraltı şehrindeymiş gibi hissettir. Çetin kış günlerinde yukarıya hiç çıkmadan her yere gidebilirsiniz. Ardından İsrail - Filistin savaşına geçiyor sunucu. Kudüs’ün görüntülerini izliyorum. Ben Kudüs’e Jerusalem demeyi daha çok severim. İsa’nın Çile Yolunu Zeytin Tepesini ve Kutsal Kabir Kilisesini ardından Mescid-i Aksa’yı, sonradan Ağlama Duvarı olarak anılmaya başlanan Kotel HaMaravi veya Burak Duvarını. Bir an donmuşçasına öylece ekranın karşısında kaldım, Kudüs’te yaşadığım unutulmaz anılarıma ait bir özlem düğümlendi boğazımda, tutulduktan atıldığı kovadan fırlayan balık gibi ayağa kalktım.


Orada satın aldığım ve sonra paha biçilmez bir hatıramın simgesi olan mumluk geldi aklıma. Gidip hemen bir mum yakmak ve içimde uyanan derin özlemi biraz yaşamak istedim. Gümüşten yapılmış yuvarlak bir küre ve şehrin silueti usta bir isçilikle kabartmalarla nakış gibi işlenmiş. İçinde koyduğunuz küçük mumu yaktığınızda şehrin tamamı aydınlanır, gerçekten ordaymış gibi hissettirir insana. O şehrin tepeleri taşı toprağı sokakları kapıları sesleri yüzlerce yıllık hikayeleri bugüne aitmiş gibi canlı saklar. Her adımda başka bir hikayenin içinde doyasıya yaşarken dünyadaki bütün insanların kalbine misafir olursunuz.


Çocukluk arkadaslarım Aret, Kenan ve ben orada geçirdiğimiz birkaç günün etkisinden aylarca çıkamamıştık. Ben hala çıkamadım. Kenan Musevi olduğu için Kotel’de ki dua ritüelimizi layığıyla yerine getirmemizi sağlamış sayesinde hemen yan tarafta yapılan yöresel bir sünnet törenine bile katılmıştık.


Aret’te Hz. İsa’nın Çile yolunu ve bu yolda bulunan on dört durağın hikayesini muazzam bir anlatımla naklederek keyfimizi ikiye katlamıştı. Bende onlara Mescidi Aksa’nın hikayesini anlatmıştım. Yanımızda yetmiş sekiz yaşında, yaşına göre oldukça genç görünümlü ve tecrübeli rehberimiz Leo da bizden bir hayli keyif alıyordu. " Ben Ateist bir Museviyim, kafam çok rahat bu yaştan sonra beni dindar bir adama çevirip huzurumu kaçırmayın. " diyerek muzipçe gülüyordu.


Mescidi - Aksa’nın kapısına gelince, Leo bana güvenlikten geçebilmem için kısa bir test yapacağını söyledi. İçeriye yalnızca Müslüman olanlar girebiliyordu. Bu yüzden güvenlik bir dua okumamı isteyecekti benden. Yeterli olursam kapıdaki sepette bulunan burkalardan birini üzerime giyip içeri girecektim.


"Oku bakalım bir dua" dedi Leo, bende bir Fatiha suresi okudum. Aksanımı, okuma şeklimi pek beğenmedi ki elini"eh işte idare eder" dercesine salladı. Bir kez daha okuttu sonra"bu daha iyi"dedi. İçinde bulunduğum sahne öyle ironik göründüki durduramadığım bir gülme aldı beni.


Bir Ateist rehber, Müslüman bir kıza, ikisinin de bilmediği Arapça dilde okunan dualar ile Müslümanlık sınavını geçebilmesi için yardım ediyor, bir de kırık not veriyordu. Bunu Leo’ya söylediğimde"Ooo Jesus Christ !" diyerek karşılık verince sesimiz kahkahaya dönüştü.


Kapıdaki güvenlikte, okuduğum duayı beğenmedi, görünüşümden olmalı ki Müslüman olduğuma ikna olmadı pek, Leo gibi o da başka bir dua daha okumamı istemişti. İkincisinde sesime iyice yanık bir hava verip okudum duayı. "Tamam geç"demişti. Allahtan az önce kiliseden aldığım boynumdaki İsa kolyesini ikimizde farketmemiştik. Kolyeyi elimle kapadığım gibi apar topar kazağımın içine atmıştım.


Çıkışta Mescid-i Aksa dan aldığım ikinci bir kolyem daha vardı, ikisi birlikte daha da güzel görünüyordu. Zeytin tepesine doğru yürümeye başladık. Vardığımızda, bütün Jerusalem avuçlarımın içindeydi sanki. Yüzüme vuran serin bir Mayıs rüzgarıyla kendimi manzaraya bıraktım. Bütün sesler sustu bir an, yalnızca ben ve Jerusalem vardı. Aşağıda dar sokakların kavuştuğu küçük meydanda üç haham aralarında konuşarak yürüyorlardı. Karşılaştıkları iki papazla ayaküstü selamlaşıp bir şeyler konuştular sonra yürümeye devam ettiler. Ezan sesi yükseldi, öyle berrak bir tonda ve yumuşak bir makamda okunuyordu ki şehrin havasını daha da büyülü kıldı. Ezanın yarısında kilisenin çan sesleri yükselmeye başladı. Akşamın inmesiyle eflatunun içinde gizlenmiş yeşil renkte ışıklar parlayınca senfonik bir efsun heryeri sardı. Namaza yetişmeye çalışan birkaç esnaf papazların yanından geçti. Görünüşleri bambaşka ırklara ait olan turistlerde bu efsuna kapılmış gibi acelesiz, çakır keyif bir ritimde dolanıyorlardı çevrede.


İnsanlar yalnızca ruhlarındaki nektarı dünyaya yaydıklarında, birkaç dakika için de dünyanın ne kadar güzelleştiğini gördüm. Bu sahnelerin gönlümde yarattığı huzur tüm hücrelerime varıncaya kadar yenilemişti bedenimi. Huzurla dökülen gözyaşının okyanus incisi kadar nadide bir şey olduğunu farkettim. Adeta yerin yedi kat derinlerinden gelen güçlü ve köklü bir enerjinin ayaklarımdan başıma doğru yükseldiğini hissettim. İlahi bir bakış birkaç dakika için bedenimi ödünç almanın karşılığında, bana dünyanın en güzel halini göstererek teşekkür ediyordu. Bütün yeryüzünü kaplıyormuşum gibi hissettiren kollarımı açtığımdaysa sanki sırtımda kanatlar çıkıyordu.


Kalabalık görünmez oldu, rüzgarın tepeyi saran melodik sesinden başka ses duymuyordum. Kalbimin atışının hızında kendi etrafımda dönmeye başladım, semazenler gibi bıraktım kendimi. Sağ ayağım sol ayağımın önüne ritmik bir düzende geldikçe dengemi daha çok buluyor, bedenim yeryüzüne köklenirken ruhum daha da yükseklere çıkıyordu. Yüzyıllık ağaçlar kadar güçlü, yaprakları gibi hafiftim. Öyle bir ritim oluşmuştu ki sanki ben duruyor ve bütün dünya etrafımda dönüyordu. Bu dönüşlerde hayatımın bütün sahneleri ve içindeki değişik yaşlarda olan kendimi de izliyordum. Gözümden dökülen yaşlar rüzgarla birlikte yanağıma tekrar geri geliyordu. Aklımdan kurtulmuş olan kalbimin içine dolan şefkate doyamıyordum. Şefkat bu hayattaki en sevdiğim duyguydu benim. Birkaç dakika sonra yavaşlayıp kendime kapandım ve eğildim.


Kalktığımda aklıma ilk gelen babaannemin sözleri olmuştu. " Kalp bir kez aşka değdiğinde gönüle dönüşür. Aşkı tatmış olan gönül daima ona hasrettir artık. Bu hasretten şefkat doğar. Şefkat ise Aşka varan tek yoldur. Kıblesi gönlü olmayan insan, savaştığı karanlığın kendi gölgesi olduğunu anlayamaz, başka bedenlerde başka coğrafyalarda öldürür durur kendisini. Gölgesini tanıyamayan vuslata eremez"


O güne kadar hayatımda biriktirdiğim her şeyi okuduğum tüm kitapları bildiğim bütün hikayeleri yeniden anlamıştım. Aynı kişi değildim artık. Şimdi anılarımı aydınlatan bu mumun ışığında yıllardır içimde uyuyakalmış olan başka bir Kudüs’ten bahsedeceğim size. Eski İstanbul’un Yeşilköy sahilindeki Deniz apartmanından. Hemen önünden denize girilirdi o zamanlar. Üç farklı dine mensup kalabalık altı aile yaşardı. Bahçesinde büyük bir çardak, incir ağaçları ve bir de tüm balkonları saran hanımeli çiçekleriyle mis gibi kokan bir apartmandı. Ben, Aret ve Kenan o apartmanda büyüdük. Üç farklı kültürün ve dinin ritüelleri eksiksiz uygulanınca, apartmanda temaşa ve haraket hiç eksik olmazdı. Sokakta hem kilisenin çan sesi hem de ezan sesleri duyulurdu.


Pazar sabahları kahvaltı ederken bir yandan da balkondan balkona konuşurduk. O sıralarda Aret lerin ailesi ise saat 10 da ki kilise ayini için evden çıkarlardı. Döpiyesler, inci takılar, tülden yapılmış topuz şapkaları ile öyle şık olurlardı ki kendinizi moda çekiminde sanırdınız. Kilise dönüşünde bizim kahvaltılar bitmiş olur, büyükler bahçedeki çardakta kahve muhabbetine başlar akşama kadar da orada kalırlardı.


Cuma akşamları Kenanların penceresinin önünde Şabat mumları yanar gece yarısında kendiliğinde sönerlerdi. Şabat günleri onların evinde gelenek olarak balık yenirdi. Bir süre sonra apartmandaki herkes Cuma günü balık pişirmeye başlamıştı. Mahallenin balıkçısı da alıcısı var diye o gün için daha güzel balıkları getirmeye başlayınca tüm mahalle balık kokardı. Kenanın annesi meşhur çikolatalı çörek olan bapkayı binada kimin özel bir günü varsa pişirip gönderirdi.


Ramazan bayramlarında dolup taşan misafirler, kandillerde pişen simit kokularının ardından Noel zamanı gelirdi. Aret lerin ailesiyle birlikte Taksimdeki St. Antuan Kilisesine gidilirdi, herkes birbiri ile o sene ye dair olan dileklerini önceden konuşmuş olurdu. Eğer dilekler tutmazsa Hıdrellez zamanında revize edilirdi. Yakın zamanlarda ise Kenanların hamursuz bayramı olurdu, bütün apartman masaya sığmaz çocuklara ayrı masa kurulurdu. Biz peçetelerden başımıza kipa yapardık.


Benim ailem ise ben doğmadan birkaç yıl önce Belgrad’tan İstanbul’a göçmüş tipik bir göçmen ailesiydi. Dedem ve babaannemde bizimle yaşarlardı. Babaannem Meryem, Balkanlarda Bektaşi kültürü ile büyümüş, tasavvuf bilgisiyle hemhal olmuş, mahallede çok sevilen, kırık Türkçesiyle bile oldukça bilge konuşabilen bir kadındı. Kimin ne derdi varsa ondan akıl almaya gelirdi. Derin tasavvuf bilgisinin yanısıra, üç kutsal kitaba da baştan sona hakimdi. Derdi olan hangi dinden yada kültürden olursa olsun farketmez o insanın haline veya inançlarına uygun bir hikaye anlatarak ışık tutar, üzerine eklediği birkaç yalın cümleyle kalplerini huzura kavuşturudu. İnsanlar onun şifalı olduğunu düşünürdü. Bende öyle.


Biz çocuklar gözlerimiz kum dolana kadar kalırdık denizde. Akşam ezanı eve dönüşün son çağrısıydı. Benim evdeki görevlerim ise her akşam dedeme haberleri ve hava durumu da dahil Yugoslavcaya tercüme etmem vardı. Bu yüzden okula başladığım zaman TRT spikeri tonlamasına benzeyen bir Türkçe konuşuyordum. Kenan ve Aret dalga geçerdi benimle ama fazla da kızdırmazlardı. Ne de olsa babaannemden öğrendiğim hikayeler, haberlerden kaptığım bilgiler ve de değişik kelimelerimle onlara sürekli havalı şeyler anlatırdım, onlarda bunları kullanıp okuldaki tartışmalarda bütün çocukları yenerdi. Dahası ; Özal’ın, Demirel’in neler konuştuklarını, seçimlerden sonra herkese ev, araba anahtarı vereceklerini, dış işleri bakanının hangi ülkeye gittiğini ve daha bir sürü önemli bilgi taşıyordum onlara. Birde Avrupa Birliği diye yer vardı ki, oraya girebilen ülkeler diğer ülkelerin müdürü gibi bir şey oluyordu. Yaz boyunca biriken bu bilgilerle okulda çok popüler olurduk.


Biz kumsalda büyürken, mahallenin bazı sahneleri asla değişmezdi. Mesela hemen yandaki eski Rum konağında tek başına yaşayan seksen üç yaşında ve hiç evlenmediği için ona Matmazel Karina diye hitap etmezseniz mutlaka uyaran Karina Teyze. İstanbul’un bütün emlakçılarını konağını satma vaadiyle kapısında sıraya sokar, işin içinden çıkamayınca da bunamış numarası yapardı, yakışıklı olanları hariçti. Biz çocuklar dışında herkes Karina’nın biraz deli oldugunu düşünürdü, konağında yaşayan cinler olduğunu da. Onun evine gidip cumbasında bana anlattığı karışık şeyleri anlamasamda dinlemeye bayılırdım. Zengin bir aileden geldiği için evinde oldukça fazla bulunan antika eşyalar, heykeller, gümüş tabaklarda sunduğu kurabiyeler, yakasındaki broşu, kırmızı ojesi ve hiç eksik olmayan rujuyla onu çok beğenirdim.


Hem Kudüs’ün hem de Deniz Apartmanının hikayelerini burada bitirebilmem pek mümkün görünmüyor. Şimdilik kumsaldaki üç küçük çoçuğun sohbetiyle ara vereceğim. "Benim dedem var ya üç defa savaşa katılmış biliyor musunuz? " dedi Ayana. Hayatının tam beş yılı savaşlarda geçmiş, babaannemle bile görememişler birbirlerini. Kaburgasında kocaman bir tüfek yarası var. "Kiminle savaşmış o kadar" diye sordu Kenan. Her seferinde başka ülkelerle, zaten o zamanlar herkes birbiriyle savaşıyormuş. Askerler gündüz savaşıp akşam kendi bölgelerinde dinleniyorlamış. Aynı yemeklerden sıkıldıkları için karşıdan karşıya konserveler atıp birbirleri ile yemeklerini değiştiriyorlarmış. Sabah olunca yine aralarındaki savaşa devam ediyorlarmış" diye cevapladı Ayana.

"Niye savaşmışlar peki" diyerek araya girip sordu Aret.

Dedem diyor ki, "o kadar uzun zamandan sonra askerler bile neden savaştıklarını artık unutuyorlarmış" Kendileride bilmiyormuş. Biri Hristiyanlık için, biri Müslümanlık için bir başkası da ülkeyi kurtarmak için başlamış. Babaanneme göre; dünyadaki bütün insanların sahip olduğu tek bir hikaye vardır. Bütün insanların üç kutsal kitabıda okuyup öğrenmesi gerekir ancak üçünü okursan hikayeyi tam olarak anlayabilirmişsin. Yoksa hikaye eksik olur ve hayattaki her şeyi de eksik anlarmışsın, bu savaşlarda hikayeyi eksik bilen insanlar yüzünden oluyormuş.


"Sen kitapları okudun mu peki"diye sordu Kenan. Büyüyünce okuyacağım biraz karışıklar. Ahh Ezan okunuyor hadi eve koşalım.

 

Kudüste ki o büyülü günün sonunda oteldeki odama gelir gelmez aldığım mumu yakıp, ruhumun kendisiyle vuslatı bitmesin diye kalbimin ritminden fazla olan her sese ve harakete kapamıştım kendimi. Mumun ışığı bir parça daha içimi aydınlatırken, gölgemin duvardaki aksi yanıma tünemiş sanki o da kendisini benden izliyordu. Aynı gece babaannemin uykusunda hayata veda ettiği haberini almıştım. Bana bıraktığı hiç ölmeyen hikayelerde yaşamaya gittiğini biliyordum.


O gün bugündür, her yaş aldığımda hayatımın içinde bir yere gizlediği hikayelerden birini daha bulurum. Şimdi olduğu gibi bu hikayelerde buluşur vuslatın saadetiyle gönlümüze dünyanın bütün insanlarını sığdırırız.

Yanmaya devam eden mumum henüz sönmeden bugünden geleceğime kısa bir not.

Bir Kudüs’ün hasreti uyuyordu gönlümde

Rüyasında izledim onu

Düşüm bir düşün içinde

Ben yürürüm Kudüs yürür

Düşüm büyür benimle

Kudüs uyanıyor bir sevdalı bir gönülde.



Son Yazılar

Hepsini Gör

NEFES

KATILA KATILA

bottom of page