top of page

KIRMIZI BİSİKLET

Güncelleme tarihi: 8 Ara 2023

Yazar: Şafak Akal


Hayatımda bulunduğum yere gelmemi ve var olduğum kişiye dönüşmemi sağlayan hikayem, kimilerinize göre basit ve sıradan gelebilir. Ama ben yine de anlatmak, bunu satırlara dökmek istiyorum. Kalbimde hep var olacak, anısı asla solmayacak kişiye artık hiçbir zaman teşekkür edemeyeceğim. Yine de şu an yazdıklarımla, belki bir nebze olsun bunu başarmışımdır.


Sanırım dokuz-on yaşlarındaydım. Evimiz, yemyeşil bitki örtüsünün içerisine konuşlanmış, sık ve gür ağaçlarla çevreli, büyük bir askeri lojmanın içindeydi. Yaz ayının kavurucu günlerini geçirdiğimiz o günlerde, evde oturup sadece televizyon izlerdim.


Okuldaki derslerle ilgili başarısı vasatın biraz üstü olan, içine kapanık, arkadaşı neredeyse yok denecek kadar az, sessiz bir çocuktum. Kitaplar beni cezbetmezdi. Sporu ise hiç sevmezdim. Akranlarımın hastası olduğu futbol bile bana sıkıcı gelirdi. Mahalle ve sokak aralarında sürten küçük çocuklardan değildim. Ben, evde olmayı severdim. Evde bulunmayı ve yapabildiğim kadar televizyon izlemeyi... Başka bir ilgi alanım yoktu.


Hal böyle olunca, okulların kapalı olduğu bu yaz aylarında, günlerin bana verdiği geniş zaman boşluklarını sadece ekran başında vakit geçirerek doldurdum. Sabahtan akşama kadar izlediğim sayısız çocuk programları ile geçen saatler, akşamleyin anne ve babamla birlikte izlediğim aksiyon dolu filmlerle devam ederdi.


Hamarat annem, bu uzun televizyon seanslarımda, hünerli ellerinden çıkan kek ve börekleriyle beni beslemeyi asla ihmal etmezdi. Önüme koyduğu o mis gibi kokan tabaklardan sonra, tek evladı olan oğlunun yanağına mutlaka tatlı bir öpücük kondurur, öyle giderdi.


Annem için benim mutlu olmam onun hayatındaki en önemli şeydi. Bunu nasıl gerçekleştirdiğimin fazla önemi yoktu; yemek yiyerek, oyuncaklarla oynayarak veya çizgi film izleyerek bunları yapabilirdim. Eğer bir şeyler oğlunu neşelendiriyorsa sorun yoktu. Fakat şimdi düşününce, babam için hayattan zevk alma kavramının tamamen başka şekilde işlediğini artık anlıyorum. Ona göre en önemli şey benim mutlu olmam değildi, gerçek mutluluğa erişmemdi. Bunun ilk tohumlarını ise bana verdiği değerli bir armağanla en güzel şekilde başlattı. O yaşadığım anı, şimdi bile düşündüğümde hala duygulanırım...


Yine televizyona kilitlendiğim, annemin ise sofrayı hazırlamakta olduğu bir akşamüzeri aldım bu hediyeyi ondan. Babam eve girerken başımı ekrandan bir saniye bile döndürüp ona bakmadım. Ama evdeki varlığını ve yaptıklarını çıkardığı seslerden anladım. Kibarca içeriye girdi, askeri üniformasını çıkarıp bir duş aldı. Sonra da üzerine rahat bir şeyler giyinip yemek hazır olana kadar salondaki koltuğuna geçip oturdu.


Babam önce, oturduğu yerden bir müddet konuşmadan beni izledi. Gözlerinin benim üzerimde olduğunu biliyordum ama bunu önemsemiyordum. Tek ilgilendiğim şey, bir binadan diğerine ağlarını fırlatıp uçarmış gibi ilerleyen Örümcek Adam’ın ne kadar muhteşem olduğuydu.

“Samet,” dedi sonra ansızın. “Babana merhaba demek yok mu?”

“Ha, merhaba baba, hoş geldin,” dedim biraz zoraki bir biçimde. Konuşurken yüzümü karşımda oynayan sahnelerden yine hiç ayırmadan...

“Balkonda senin için bir şey var. Gidip bir baksana,” dedi.

“Sonra baksam, baba?” diye ötelemeye çalıştım.

“Şimdi görüp gel, haydi oğlum,” diye ısrar etti.


Babam hep inatçı biri olmuştu. Bunu bildiğimden istediğini bir an önce yapmak, sonra da gelip çizgi filmime kaldığı yerden devam etmek istedim. Yoksa babamın bitmek bilmeyen ısrarları yüzünden seyir zevkim mahvolacaktı. Yerimden kalkıp hızlıca dediğini yaptım. Balkona varıp kapısını açtığımda, duvara yaslanmış duran, küçük, kırmızı bir bisiklet gördüm. Oldukça yeni gözüküyordu. Kısa süreli üstünkörü bir inceleme yaptım. Bu kadarı kafiydi. Balkon kapısını kapatıp süratle salona koştum. Heyecanla içeriye girmem, babamda başka anlamlar uyandırmış olacak ki yüzü güldü. Hemen dönüp bana sordu,

“Nasıl? Beğendin mi Samet?”

“Binmem ben buna,” deyip kestirip attım.


Sevgili babam, bisikleti gördükten sonra koşturarak gelişimi, aldığı hediyenin beni çok mutlu ettiğine yorumlamıştı. Oysaki ben sadece, Örümcek Adam’ın sevgilisini kurtaracağı sahneyi kaçırmamak istemiştim.


Bu cevabımla babam yavaşça ayağa kalkıp önüme geçti. Karşımda dikilip durarak televizyon ile aramda sanki bir duvar oldu. Ekranı göremiyordum. Ne yaptığını anlamak için oturduğum yerden başımı yukarı kaldırıp ona baktım. Yüz yüze geldik. Sevgi dolu, şefkatli, eşine ve oğluna her zaman yumuşak başlı olan bu saygılı adamın gözleri alev alevdi. Bakışları öyle dik, öyle delici, öyle keskin ve korkutucu bir hal almıştı ki olduğum yerde dona kaldım. Onu ilk defa bu şekilde görüyordum. Küçük bir çocuğun böyle bir ana şahit olduğunda yaşadığı hisleri varın siz düşünün... Babam, tüm dehşetiyle birkaç saniye ses etmeden bana baktıktan sonra tek bir şey söyledi: “Bineceksin!”


Korkmuş bir halde ve mazur görülmeyi bekleyen bir çocuk edasıyla, “Ama ben bisiklet sürmeyi bilmiyorum ki,” deyiverdim.

“Ben öğreteceğim sana bu hafta sonu,” dedi. Ona sadece, “Peki,” diyebildim. Benden istediği şeyi kabul etmemle birlikte gözleri tekrar şefkatle parladı, bakışları yumuşadı ve yüzü tebessümle doldu.

“Aferin benim oğluma,” dedi. “Haydi kalk, yemeğe geçelim.”

Sonunda eski babamın geri dönmesiyle yaşadığım gerginliği üzerimden atıp, derin bir oh çektim.


Ertesi gün olunca, anneme farkettirmeden balkondan bisikletimi alıp dışarıya çıkardım. İki tekerlekli bu basit taşıtın karşısına geçip uzun uzun ona baktım. Babam neden böyle bir hediye almış ve niçin bu kadar kararlı bir tavırla bana bu bisikleti sürme zorunluluğu getirmişti? Daha iki teker üzerinde nasıl dengede durulacağını bile bilmezken bu işin altından şimdi nasıl kalkacaktım? Düşünsenize, onca ağırlığınıza rağmen incecik iki lastik üstünde yolda ilerliyorsunuz ve düşmemeniz için size destek veren ne bir el ne de başka bir dayanak noktası var. Evet, babam bana sürmeyi öğreteceğini söylemişti ama ya başaramazsam? Ya onun bana gösterdiği tüm çabalar boşa gitmiş olursa? Ne kadar utanacağımı hayal bile edemiyordum. Onun karşısında beceriksiz bir çocuk gibi görünme düşüncesi içimi korkuyla kapladı. Karar vermiştim, bu işi ona bırakmadan halledecektim.


Bir ayağımı pedala atıp bisikletin üzerine çıktım. Ellerimle gidonları sıkıca kavradım, derin derin nefes alıp verdim. Yerde duran destek ayağımı kaldırmadan önce içimden defalarca kendime bunu başaracağımı söyledim, durdum. Sonunda iki ayağımı da özgür bıraktım ve tüm cesaretimle pedallara asıldım. Sanırım bir ya da iki saniye sürmüştü kalçamın üstüne bir kütük gibi devrilişim... Acı dolu inlemelerle yerde hüngür hüngür ağlamaya başladım. Olmamıştı. Kendime deli gibi kızıyor, resmen lanet ediyordum. Üzerimdeki bisikleti hiddetle kenara savurdum. Kıvrana kıvrana kaldırıma geçip oturdum. Dizlerimi sarmaladığım kollarımın üzerine başımı koyarak ağlamaya devam ederken, bir yandan da şimdi ne yapacağımı düşünüyordum.


Birkaç başarısız deneme girişimim daha hüsranla sonuçlanınca ellerim ve dizlerim yaralı bir şekilde eve döndüm. Kapıda bu halimi görünce zavallı annem önce korkuyla karışık bir şok yaşadı, sonra durumu anlayınca üzülüp hemen beni içeriye aldı.


Sabırsız ve sorumsuzdum. Annemin acıyan yerlerime merhem sürerken hiç susmadan dile getirdiği kelimelerdi bunlar... Aynı günün akşamı, vaziyetimi gören babamın da tatlı sert bana kızmasından sonra, suç aleti kırmızı bisiklet evden alınıp götürüldü. Ta ki geri getirileceği hafta sonuna kadar...


En sonunda pedal üzerinde geçireceğim kritik zamanlar gelip çatmıştı. Fakat babamla olan sürüş deneyimlerim sandığım gibi korkunç geçmedi. O yanımdayken yaptığım her hatayla kendimden utanç duyacağımı, nefret edeceğimi düşünürken bunların hiç biri olmadı. Aksine, onun varlığı bana huzur ve güven verdi.


“Korkma, başaracaksın,” dedi kararsız her hamlemin arkasından. Ne zaman umutsuzluğa düşüp vazgeçmek istesem, “İyi gidiyorsun, sana güveniyorum,” diyerek bana güç verdi. Bir keresinde dengemi kaybedip kötü bir şekilde düştüğümde hemen yanıma koştu, sarılarak beni öptü, başımı okşadı ve gözlerimin içine bakarak şöyle dedi: “Ağlama oğlum, düşe kalka hayatı öğreniriz. Kalk ve bir kere daha dene, ben yanındayım.”


Bana o gün söylediği bu lafı hayatım boyunca asla unutmadım. Ve inanır mısınız, o günden sonra bir daha düştüğümde -yani bildiğiniz anlamda yere düştüğümde- veya hayat macerasında ayağım sendeleyip yere yuvarlandığımda, canım hiçbir zaman acımadı. Kalktım, yılmadım ve ilerlemeye devam ettim...


İlk başarılı pedal çevirişim çocukluğumun belki de en güzel anlarından birisi oldu. Babamın güven ve destek veren arkamdaki eli son kez sırtıma dokunup özgür kaldığında, artık ben de özgür kaldım. Pedalların yarattığı hızla rüzgar yüzüme vururken ben tarifi imkansız bir duygunun şevkiyle sanki havada süzülüyordum. Bir çocuk en fazla ne kadar mutlu olabilirse, işte ben de o kadar mutluydum. Bisikleti durdurup, sevinçle başımı geriye çevirip babama baktım. “Başardım!” diye bağırdım. Onun o anki mutluluğunu keşke görebilseydiniz...


Zafer elde etmiş gururlu bir boksör edasıyla iki elini yumruk yapıp havaya kaldırdı, yerinde zıplayarak, “Seninle gurur duyuyorum, oğlum!” dedi. Aradan çok bir zaman geçmedi. Bir hafta kadar sonra babamın deyişiyle artık usta bir bisikletçi olup çıkmıştım bile...


İşte hikayemin ilk bölümü böyle sonlandı. Bundan sonraki yaşantımsa bambaşka bir yöne evrildi. Artık bırakın televizyon izlemeyi evde bile durmak istemiyordum. Tek arzuladığım şey bisikletime binip daima dışarlarda dolaşmaktı. Edindiğim bu yeni tutku beni giderek değiştirmeye başladı. Nasıl olduysa kendi kabuğundaki bu sessiz, tembel ve içine kapanık çocuk birden etrafına bakmaya, çevresini algılamaya, hayatı hissedip yaşamaya başladı. Şanslıydım ki taştan ve betondan bir binada oturmama rağmen etrafım ağaçlar, türlü türlü bitkiler ve küçük göletlerle çevriliydi. Koca lojmanın içindeki bir yere artık bisikletimle kolayca gidebildiğim için, civardaki çoğu yeri keşfetme şansı buldum. Dışarda bolca vakit geçirmem, haliyle doğanın da içinde olmam ve ona temas etmem demekti. Bu temaslar sonucunda tabiatın birçok unsuruna karşı yoğun bir ilgi beslemeye başladım. Sanki tüm ağaçlar, çiçekler, bitkiler ve gökteki kuşlar ben onlara baktıkça ruhumu arındırıyordu. Giderek içimde bir şeylerin alevlendiğini hissetmeye başladım.


Seneler bu şekilde ilerledi ve ben artık genç bir delikanlı oldum. Geçen yıllar düşünce yapımda bazı köklü değişikliklere yol açtı. Bunun sonucunda dünyayı daha farklı yorumlamaya başladım. Fakat bu bana, beraberinde içinden çıkamadığım bazı kafa karışıklıkları da getirdi. Cevapsız sorularla boğuştum: Ben, kimdim? Hayattan ne istiyordum ve ne yapmalıydım?


Liseden mezun olmama yakın bir gün, odama babam girdi. Ona ruhumdaki buhranların hiç birinden bahsetmemiştim. Fakat o, nasıl yaptıysa sanki herşeyden haberdarmış gibi içimde kopan bütün fırtınaları önüme serdi. Hatta sermekle de kalmadı, o fırtınaların hepsini dindirdi...


“Oğlum,” dedi, “karanlığın içinde olmak, kaybolduğun anlamına gelmez. Sen sadece karanlık bir yoldan geçiyorsun. Hayatta bazı güzergahlar böyledir. Tek yapman gereken durmadan, dümdüz yürümeye devam etmek... Emin ol, sen ilerlemeye devam ettikçe o yol yavaş yavaş aydınlanacak...”


Sonra ekledi, “Herkesin bir meziyeti vardır. Kendi potansiyelini keşfet, oğlum. Onu bulana kadar asla durma. Ben sana hep güvendim. Yine güveniyorum. Ve biliyorum ki, yine başaracaksın.”


Nasıl yaptı, nasıl etti bilmiyorum ama o gün bana söylediği bu sözlerden sonra içimde bir umut ışığı doğdu.


Ertesi sene üniversiteye başlamıştım. Artık bir konuda tahsil alacak, sonra mezun olacak, sonra bir iş yerine girip emekli olana kadar taklalar atacaktım. Belki evlenip bir kaç da çocuk yapacaktım. İşte hepsi bu... Peki, böyle bir hayatın zerresine bile tahammül edemeyeceğimi biliyorken, ben neden burdaydım? Üniversitede belki de huzurlu olduğum tek yer olan kampüs arkasındaki küçük ormana yürürken, kafamdan işte bunları geçiriyordum. Ama sonra babamın nasihatleri aklıma geldi. O bana ne kadar güveniyorsa, ben de ona o kadar güveniyordum. Bir çıkış mutlaka olmalıydı... Ne olursa olsun yine de onu aramaya devam edecektim.


Fakat birinci sınıf, ikinci sınıf derken neredeyse üniversitenin yarısı bitmişti ve benim elim hala boştu. Üçüncü sınıfa geldiğimde arkadaşlarım mezuniyet sonrası planlarını yapmaya başlamıştı bile. Benimse bırakın mezuniyeti ve sonrasını, daha neyi istediğim bile belli değildi. Fakat dediğim gibi, ne pes ettim ne de isyan ettim. Ve bir gün, bu şeyi en sonunda buldum.


O sabah sınava yetişmek için olanca gücümle fakülteye koşturuyordum. Yaşadığım bu telaş sırasında, gözüm ansızın bir noktaya kaydı. Yanından geçmekte olduğum binanın alt katında, camda bir yazı görmüştüm. Nedendir bilinmez, içimde tuhaf bir duygu hissedip kendimi durdurdum. Hızlı adımlarla oraya doğru yürümeye başladım. Yazının olduğu camın önüne vardığımda, üç-dört öğrencinin kamyonetten bir şeyler indirip içeriye taşıdıklarını farkettim. Mekanın hemen girişinde bir tane kız ise standda durmuş, gelen geçene broşür dağıtıyordu. Kızın yanına gidip bir broşür de ben aldım. Kağıtta yazılanları okuyunca inanamadım. Sanki biri beni özet çıkarmış, yazıya dökmüştü. Kafamı yazılardan kaldırıp standdaki kıza ve öğrencilere baktım. Gerçekten benim gibi başka insanlar da var mıydı? Benim hislerimi taşıyan ve “Biz böyleyiz, sen de böyle isen, haydi gel katıl bize!” diyen insanlar? Sınavı falan unutmuştum artık. Hemen içeriye girip öğrencilerle tanıştım. Kendilerini ve oluşumlarını ayrıntılı olarak bana anlattılar. Konuşurken henüz bir dakika bile geçmemişti ki onları kibarca susturdum. “Tamam,” dedim. “Beni direk yazabilirsiniz.”


İşte bu olayın üzerinden neredeyse dokuz sene geçti. Ve ben bu satırları size tahmin edemeyeceğiniz bir yerden kaleme alıyorum... Şu an bulunduğum nokta öyle bir yer ki, istemeden de olsa hepinize üstten bakıyorum. Bunları başarırken kendime olan inancımdan asla vazgeçmedim. Hayatımı anlamlı kılmak için alabileceğim bütün riskleri canım pahasına da olsa aldım. Şimdi, yani dokuz sene sonra, ayaklarımın beni hangi zirveye taşıdığını size sorsam, belki hiçbiriniz doğru cevabı veremezdiniz.


Artık otuz yaşındayım. Herşey babamın bana aldığı o kırmızı bisikletle ruhuma ‘yaşam ve anlam tutkusu’ nu aşıladığı zaman başladı. Dokuz senede dokuz zorlu dağ... Dünyadaki en tehlikeli, en yüksek ve en zorlu dokuz dağın hepsine birden tırmanmış tek ve en genç insan... İşte o, benim... Rekorlar kitabına giren, tüpsüz şekildeki tırmanışlarını bugüne kadar hiç kimsenin cesaret edemediği ulaşılmaz kişi... Bazıları benim için insanlık tarihinin en büyük dağcısı diyorlar. Bilselerdi en büyük diye onurlandıkları bu dağcının, kaç defa ayağının uçurumda tökezlediğini, kaç defa düşüp bir yerlerini kırdığını ve kaç defa ölme korkusuyla koca bir dağın yamacında ağlarken gözyaşlarının donduğunu, belki de bu sıfatı bana layık görmezlerdi... Oysa ben ne efsane olmak, ne de rekorlar kırmak istedim. Benim yarışım sadece kendimleydi. Seçtiğim hedefler dağların en yüksek zirveleri değil, kendi zirvelerimdi. Ben hala, o kırmızı bisikletinden düşen ve bir daha düşmemek için elinden gelen tüm gayreti gösteren o küçük çocuğum yalnızca... Doğanın ve dağların çağrısına karşı koyamayan özgür bir ruhum... Hepsi bu...


Ama asıl zorlu ve çetin zirvelere tırmanışım şimdi başlıyor. Artık dağları ve zirveleri arkamdan gelecek kişilere bıraktım. Yeni bir anlam arayışına yelken açıyorum. Yaptıklarımı, yaşadıklarımı başkalarıyla paylaşacağım bundan sonra. İnsanların önlerindeki en zor hedefleri tırmanıp aşmalarına yardım edeceğim. Genç ve hevesli dağcılara ilham verip, onlara rehber olacağım.


Dolmakalemimin mürekkebi ve seyir defterimin yaprakları neredeyse donmuş durumda, ama bunlar benim bir dağcı olarak yaşadığım en kolay sorunlar. Şimdi, çıktığım bu son zirvede, çadırımın içinden defterime bunları yazarken, son cümlelerimi babamla bitireceğim.


Geçen sene kaybettim babamı. Vücudunu çürüten kanser, o güzel ve şefkatli gözlerine asla dokunamadı. Işıl ışıl bana bakıp güldü son nefesini verirken.

“Başaracaksın, yeneceksin bu hastalığı. Tekrar ayağa kalkacaksın,” dedim. “Şimdi seni ayağa kaldırma sırası bende.” dedim. Nasıl o beni kaldırmışsa bisikletimden düşünce yerden, ben de onu kaldıracaktım.

“Ben ölüyorum, oğlum. Ama merak etme, mutlu bir adam olarak ölüyorum.” dedi.

“Böyle konuşma! Böyle konuşma! Başaracaksın!” dedim ağlayan gözlerimle ellerini öperek. İçinde kalan son gücüyle elimi sıkıca tutup gözlerimin içine bakarak gülümsedi.

“Canım evladım, ben zaten başardım.” dedi.


Babam bunu söyledikten hemen sonra fenalaşıp son nefesini verdi. Oysa son bir dağ kalmıştı tırmanmam gereken baba. Bunu görmeni çok isterdim. Bu zirveye de vardıktan sonra yanına gelip söyleyeceğim bir şey vardı. O yüzden onu şimdi yapıyorum :

“ Her çıktığım zirvedeki kayalara, senin ismini kazıdım. Teşekkür ederim baba..Seni çok seviyorum...”

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page