top of page

NEFES

Yazar: Oya Çetin


İsmail eşine mors alfabesini öğretiyordu; “.­_nokta, çizgi A harfini, ... çizgi, üç nokta B, ._. çizgi, nokta, çizgi, nokta C harfini karşılamaktadır. Bunları öğren ki Çanakkale’den her geçtiğimde birbirimize uzaktan dokunalım, haberleşelim senin iyi olduğunu anlarım.” dedi. Evleneli sekiz ay olmuştu. Karısı Hatice, altı aylık hamileydi. Kocası mors alfabesini ezberlemesini istiyordu. Çünkü denizaltıyla Çanakkale’den geçerken elindeki el feneriyle mors harflerini kullanarak birbirleriyle deniz üzerinden selamlaşmaktı amacı. Nefesine dokunamazsa da hissedecekti. Hatice İsmail’i çok seviyordu. Evlenirken bahriyeli, yolunu beklemeye söz verdi. O çocukluğundan beri İsmail’e aşıktı. Aynı okula gidip aynı yollarda yürümüşlerdi.


En yakın arkadaşı Hüseyin de karısı Emine gibi Harmancık köyünde yaşıyordu, İsmail’in en iyi arkadaşıydı. Çocuklukları, bayramları, seyranları beraber geçirmişlerdi. Çanakkale’nin Harmancık köyünde büyüdüler, okudular. Bu iki koca yürekli arkadaş vatana aşıktı, asker olmak için orduya başvurdular, bunu duyan köylü, onlarla gurur duydu. Kader arkadaşlarının başvurusu kabul edildi ve girdikleri sınavları başarıyla verdiler. Bahriyeli oldular o bembeyaz üniformayı gururla taşıyacaklardı. Denizci olmanın gururuyla Çaka Bey’in izinde ilerlemenin konforuyla Türk gençlerine örnek olacaklardı, denizaltında görevlendirildiler. İki gencin yavuklusu onları bu girdileri yolda ebediyen destekleyeceklerdi. Ve köy düğünüyle bir hafta arayla evlendi iki arkadaş, çocukluk aşklarıyla yollarını birleştirdiler. Evlerini de birbirlerine yakın yerlerde tuttular, zaten eşleri de aynı köydendi, birbirlerine gelsin-gitsin, doğacak yavrularını beraber büyütsün, destek olsun istediler. İsmail Hatice'ye mors alfabesini öğretirken Hüseyin de ıslık dilini öğretiyordu. Çanakkale’den denizaltı geçerken biri mors diliyle diğeri ıslık diliyle iletişim kuracaklardı. Ve hayal ettikleri gibi öyle de oldu. Denizaltı her ay deniz üstünden iki-üç defa geçti ve eşler kocalarıyla biri mors alfabesiyle, diğeri ıslık diliyle mesajlaştı. Denizin dalgaları da bu duyguyu köpürerek alkışladı. Tüm gemi bu aşka tanık oldu. İsmail Çanakkale’den geçeceği zaman Hatice'ye telgraf çekerdi ve tam saat bilgisini verirdi “Çanakkale Boğazı’ndan geçeceğiz saat 10.30 da orada olun” dedi. Hatice’nin kalbi aşkla doldu, koşarak Eşeye gitti ve” hazırlan biraz sonra deniz kenarına gidip eşlerimizle iletişime geçeceğiz” dedi. Karnındaki bebeğini okşadı ve hazırlanmaya başladı. El fenerini öptü ve mors alfabesine yanlışlık yapmasın diye tekrar baktı. Saat 10.30 oldu ve Hatice el feneriyle “Seni Sonsuz Sevgiyle Seviyorum” yazdı. Eşe’de elini ağzına koydu ve ıslıkla “Seni Ebediyen Seveceğim” dedi. Karşı yakada geçen gemi içindeki mürettebatın alkışlarıyla İsmail’i projektörün yanına yolladı ve o da “Sonsuz Aşkla” yazdı su üzerine. Hüseyin’de “Aşkımsın” diye ıslık çaldı. Güvertede sigara içen mürettebat genç subayları gönül dolusu alkışladı. Sigaralarını içmek için geminin kıç tarafına geçti iki can dostu. Hüseyin Akış” bu geminin tarihini yazan bir evrak elime geçti, içim bir sıkıntıya kapıldı adeta, çünkü şu an içinde bulunduğumuz bu gemi 1944 yılında Panama’ya Amerika donanmasıyla katıldı. Ne acıdır ki gemi denizde gezen devriye botuna çarptı ve büyük hasar aldı. Kaza yazısını okudum içim sıkıldı bu kader denen illet ne tuhaf şeydir. Gemilerin bir kaderi vardır bilir misin? diye arkadaşına sordu. Sonra Kore savaşının ardından yapılan yardımlar kapsamında Çanakkale denizaltısıyla birlikte Türkiye’ye verildi, sanki lanetli gibiymiş bu gemi; İlk adı Blower’dir 1950 yılında S-325 Dumlupınar oldu” dedi. Hüseyin durgun ve doğuştan mutsuz bir gençti. “Mübalağa ediyor “diye düşündü İsmail. “Bu çocuk hep böyle pireyi deve yapar zaten” dedi.


“Geminin kaderi mi olurmuş? Allah kader kavramını insanoğluna yazmıştır” dedi sessizce. “Bu çocuk din kültürü derslerini dinlemedi mi acaba? diyerek yüzü alaylı bir tavırla büzüştü.

 

Denizin sesini insanoğlu “belâ”, “hayret”, “istiğnâ”, “mağfiret” ve “olgunluk” sözcükleriyle söylenmesi gerekirdi. İsmail “deniz acaba bela mı getirecek bize diye sordu,” arkadaşına. Sigara üstüne sigara içtiler o mai-siyah gecede. Albay Hamdi mürettebatı ders yapmak için güverteye topladı. “Bugünkü dersin konusu deniz kornaları, bilgilerinizi tekrar etmek iyidir gençler, kornaların anlamlarını hatırlayalım” dedi. Ve derse başladı. Gençler albayı can kulağı ile dinledi. “Tek uzun düdük (2 dakika ara ile) makine ile seyrediyorum. Çift uzun düdük makine gücü kullanan gemiyim, makinalarım stop, tek uzun çift kısa düdük yelken ile seyrediyorum…” dedi ve devam etti, askerlere dönerek, “yarın tatbikata gidiyoruz Allah rahatlık versin artık yatma zamanı yarın sizi dinç bekliyorum” diyerek dersi bitirdi.


İsmail, Hüseyin’e “ben karıma telgraf çekeyim merak etmesin beni” dedi. Hüseyin: Emine’ye söyle “Eşe ‘ye de söylesin, unutmasın” dedi.


Türk donanması Akdeniz’de bir tatbikata katıldı ve bir hafta sonra dönerken İsmail karısına “biz bir filoyla geliyoruz benden ilk mesajı bekle “dedi. Gölcük’ten dönerken 3 Nisan’ı 4 Nisan’a bağlayan Pazar akşamı Çanakkale Boğazı’nın yarım mil açığında İstanbul yönünden gelen Naboland şilebi ile çarpıştı. Darbenin ardından denizaltının santral dairesinde büyük bir patlama meydana geldi. Çarpışma anında güvertede bulunan Yüzbaşı Ali, Üsteğmen Erdinç, Astsubay Hasan, Başçavuş Hüseyin denize düştü. Hepsinin boynunda bir düdük asılıydı, denize düşen askerlerimiz düdükleri çalarak nerede olduklarını kurtarma ekiplerine bildirdi. Onlara çarpan İsveç gemisiydi ve ilk kurtaran da İsveç mürettebatı oldu Denizaltı süratle baş tarafından batmaya başladı. Geminin baş tarafından batmaya başladığını gören mürettebat hızla kıç torpido dairesine doğru harekete geçti. O sırada İsmail muharebe şamandırasını denize attı sarı renkli şamandıra hemen fark edildi. Deniz üstünde sapsarı renkte parlıyordu. Sarı umudun rengiydi. Şamandıranın üstünde: “Dumlupınar deniz altısı burada battı acil yardım, Telefon düğmesine basarak denizin dibine gömülen askerlerle konuşabilirsiniz.” yazmaktaydı. 86 kişilik Dumlupınar Denizaltısı mürettebatından çarpışma anında denize düşen Gözcü Erler Veysel Saygılı ve Enver Uçar ile 8 denizaltıcı su yüzeyinde kalmıştı. Su yüzeyinde kalan diğer 2 asker Dumlupınar Denizaltısının pervanesine kapılarak şehit düştü. Pervane denize batarken dönmeye devam etti işte o sırada iki askerimizi paramparça etti. Deniz kan içinde kaldı. Kıpkırmızı kan rengi tüm deniz yüzeyinde görünüyordu. Kırmızı işte o gün umudun rengi oldu. O sırada ayın ve yıldızın görüntüsü kan denizinin içine aksetti, o görüntü helikopterle bakıldığı zaman şanlı bayrağın resmiydi. Al bayrak gökyüzünde ve su yüzeyindeydi. İçeride kalan şanlı ordunun neferleri can havliyle bildikleri duaları okumaya başladı. Dumlupınar Denizaltısında barometre 267 kadem göstermekteydi ve bu da deniz altındaki havanın 72 saat sonra biteceği demekti. Nefes tükenecekti. “Çan” denilen kurtarma aracı bir an önce gemiye inmeliydi, kurtarmaya başlamalıydı. Kurtarma deniz aracı” Kurtaran” gemisi, yola çıkmıştı. Gelmesini sabırsızlıkla bekleyen gözü yaşlı anneler, kadınlar ve babalar vardı. Bu olanlardan habersiz olan Hatice ve Eşe Çanakkale kıyısına söylenen saatte geldiler. Denize doğru baktılar, gördüler filoyu umutla başladılar en güzel cümleleri yazmaya ve üflemeye, mors harfleriyle “Seni Sonsuz Sevgiyle Seviyorum” dedi Hatice; Eşe de sevdiğini haykırdı ıslık gücüyle. Karşı filo da kadınların bu olayı bilmediğini anlayınca donanma mors harfleriyle karşılık verdiler, defalarca “Dünya Döndükçe Sonsuza Kadar” yazısını yazdılar. Acaba gerçekten sonsuza kadar çıkamayacaklar mıydı gençlerimiz, göz bebeklerimiz denizin dibinden. Kurtaran gemisinin gelmesi 12 saati buldu. Nefesler tükenmek üzereydi. Kurtarma ekibi bir türlü çanı sabitleyemiyordu çünkü ters yöne akıntı başlamıştı. Hüseyin kurtulmuştu. Karısına haber gittiğinde karısı hastanenin kapısından itibaren ıslıkla çığlık atarak kocasının yanına geldi. Fakat İsmail hâlâ denizin dibindeydi. Karısına haber gidince karısı stresten olduğu yere yığıldı, suyu boşaldı, bacaklarından sızdı ve doğum başladı. Hastaneye kaldırdılar ve nur topu gibi bir oğlu oldu. Konuşmaz oldu, sustu içine attı acısını Hatice. Yattığı hastanenin penceresinden, deniz görülüyordu. Güneşin ateş yuvarlığı bir top hâlinde birdenbire denizden fırladı. Yaprak dökme mevsimi geçti, kara hüzün başladı. Denizi örten gül rengi buğular tel tel süzüldü ve evlerin çatısına kırmızı, kara topak hâlinde döküldü. Flokalar, gabyalar, randalar görünmez oldu. Hatice “Bahriyelim” “sevgilim” diyebildi. Deniz üstündeki yelkenler, sandallar, gemiler bu uğursuz sis geçince pırlanta gibi parlamaya başladı. Güneşe tutulan aynanın yansımasıydı sanki geceden kalan o kara sis. Gemiler, dalgaların üstünde bir inip bir çıkıp sanki seyredenlere görsel şov yapıyordu. Köpüklerin içine gizlenen peri kızının saçları olmuş, rüzgârda sallanıyordu. Rüzgâr başka türlü esiyordu. Kadın çocuğuna baktı. Yerinde duramıyordu; Gönlünün delice atışına denk bacak istedi, denizi yarıp sevgilisini kurtarmak, çocuğunun müjdesini vermek istedi ama sadece arzu edebildi.


Denizaltıyla şamandıra sayesinde iletişime geçildi. Komutan “Gençler merak etmeyin sizi kurtaracağız. Sadece sizden uyumanızı, sigara içmemenizi, konuşmamanızı, nefesinizi çok harcamamanızı istiyoruz. En kısa zamanda sizleri kurtaracağız.” dedi. Komutan bu konuşmayı yaptı, fakat kurtaramayacaklarını hissetti çünkü her şey ters gidiyordu. Komutan telaşla” olmuyor, olmuyor, olmuyor.” diyordu. Tekrar bir mesaj yollandı” yüce Türk milletinin neferleri sigara için şarkı söyleyin” anlaşılmıştı durum içerideki 81 Türk genci “Vatan sağ olsun Komutanım” diye tüm nefesleriyle bağırdılar. Hep birlikte “Biz Cihana ün salan şanlı kahramanlarız, yıldırıma tayfuna korkusuz el sallarız, barış için açılmış ak çiçekli dallarız, ay yıldızlı sularda yurda bahar gelir, korkumuz marşını söylediler, ölüme sessiz, metanetli bir şekilde yürüdüler. Maalesef iletişim kesildi, sonsuz derinliklerde kaldılar kötü talihi onları sulara gömdü ve sessiz ölüm aldı onları kucağına.


Sonra anlaşıldı ki Türk Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, hurdaya çıkan gemilerin ismini bir diğerine verdiği için kötü talih o gemilerin yakasını hiç bırakmadı. Hangi gemiye Dumlupınar ismi verilse aynı kaderi yaşadı. Üç geminin kaderi de aynı oldu. Acı, ölüm, mutsuzluk.


Yarım kalan anılar, babasız kalan çocuklar. Nefes almanın insana eziyet vereceği bu anlar ve havasızlıktan tek tek ölen çaresiz gençler. Sanki biri boğazlıyormuş gibi havasız kalan canlar. Ya da darağacında asılan debelenerek ölen nefesler. Havasızlıktan sayılı nefesleri kalanlar, sigarlarını ağzına alanlar, bir yandan da Denizci Marşını söyleyerek canlarını teslim etti.

 

Mors alfabesiyle donanma her gece aynı saatte “Sonsuza Kadar Vatan Size Minnettar ” yazdı deniz üstüne. Sonsuza kadar gemi deniz altında kalacaktı. Çelikten mezar askerleri yıllardır içinde barındırdı. Hâlâ askerlerin na’şı alınamadı. Mezarları, Yunusların mekânı oldu. İsmail ruhunu teslim ettiği sırada nur topu gibi gelen küçük Ahmet babasını hiç göremeyecekti. Sadece fotoğraflarda babasının yüzüne dokunacaktı. Annesi ilk iş olarak oğluna mors alfabesini öğretecekti. Ömrü oldukça çocuğuyla denizin yüzeyine sevgisini yazacaktı. Emine kocasının anılarını bu derin sularda yaşatacaktı.


Hüseyin aylarca hastanede yattı ve iyileşince evine çıktı. Karısı ona elinden geldiğince güzel baktı. İyileşip çıkınca ailece deniz kenarına gidip, ıslık çalarak, deniz altında yatan askerlere şükran duygularını, ıslığın nağmeleriyle duyurdu. Hüseyin işinin başına geçti. İsmail sonsuza kadar çelik mezarda yattı. Karısı şu sözleri diline doladı:

“Ah bir ataş ver, cigaramı yakayım.

 Sen sallan gel ben boyuna bakayım.

 Uzun olur gemilerin direği

Ah çatal olur efelerin yüreği

Yanık olur anaların yüreği” sözlerini söyleyerek denize yüreğinin yangınını atardı. “Toprakta yatsaydın, ben o toprağı elimle temizlesem, en sevdiğin zambakları başucuna ekseydim. Oğlumuz mezar taşını öpseydi be yiğidim” Her gün deniz kenarına gidip bir kayanın dibine oturup “Uzun olur, gemilerin direği, çatal olur benim efemin yüreği” ağıtını yaktı. Denize aşık yaşadı çünkü sevdiği bu denizin altında çelik mezardaydı. Çelik mezarın içinde 81 asker el ele gönül gönülle. Ne kadar manidardır Çanakkale şehitleriyle el ele cennette buluşmaları. “Aguşunu açmış olan peygambere koşar adım yürüyen askerler, kucaklanmak için ön saflara atılan mert delikanlılar bu vatan sizi Bahriyeli olarak hep anacak” dedi dönemin komutanı yaptığı konuşmada. “Vatan sağ olsun” dedi dinleyen askerler.


“VATAN SAĞ OLSUN KOMUTANIM”

72 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Commenti


bottom of page