top of page

YAZMA ÜZERİNE

Yazar: Didem Koç


Neden yazdığımı sordukları zaman hiç düşünmeden cevap veriyorum. Seviyorum. Tek üzüldüğüm düzenli yazmaya başladığım yılın en az on yıl öncesinin kayıp olması. Ama kendimi affettim. Zamanı gelmemiş deyip teselli buluyorum.

 

Peki çok mu düzenli yazıyorum? Hem evet hem hayır.

 

Hayır, çünkü her gün masa başına geçip yazacak vaktim olmuyor. Hayat işte, herkes gibi.

 

Evet, çünkü her saniye kafamın içinde öyküler, karakterler geziyor. Zihnim çok kalabalık. Bu kalabalıktan nefes alamaz hale geldiğimde oturuyorum mutfak masama, başlıyorum yazmaya.

 

Aslında en çok yürüyüş yaparken yazarım. Kelimeler kafamın içinde yer değiştirirken ne asfaltı görürüm ne de yanımdan geçen insanları. Hele bir de müziğimi yakalamışsam geçiveririm metnimin dünyasına. Yürürken kendi kendime güldüğümü görenler varmış. Deli diyemiyorlar da bizi görmedin ama gülüyordun, diyorlar. Nasıl anlatabilirim ki dünya değiştirdiğimi ve karakterimin yaptığı espriye güldüğümü. İyi ki ağlarken yakalamıyorlar. Bu sefer deli de demezler, acırlar halime. Oysa az mı ağladım Elif’le beraber. O aşkından ölürken, bir an önce âşık olduğu adama kavuşmak isterken ben sadece bekledim. Gerçek aşkın birbirinin üzerinde tahakküm kurmak olmadığını, seven insanların birbirini besleyerek yüceltebileceğini anlamasını bekledim. Böyle yazdım ‘Yüzyıllık Yolculuk’u. Bu benim de yolculuğumdu.

 

Şimdi yeni yolculuklara çıkmak için yürüyorum. Deniz kenarında yürümek büyük keyif mesela. Hele de Sarıyer sahilinde martıların çığlıkları eşliğinde denizin o kendine has yosun kokusunu içinde çekmek, şehrin yorucu temposundan kaçan insanların yüzünde telaşlarını okumak… Ama ille de kumsalda yürümek, ayaklarınızın altında kumların iç gıcıklatan kayganlığını hissetmek ve dönüp bakmak ayak izine, on saniye sonra sular altında kaybolacağını bildiğiniz halde ki bu dünyada geçici olduğumuzun delili gibi umudu yitirmeden yürümek, sıçratarak ayağınıza vuran dalgaları… Zaten denizi çok severim, özgür hissettirir kendimi. Bazen rengi kararır kâh bir rüzgârın peşine takılır öfkesini kıyılardan çıkarır. Kâh durulur dingin güzelliğiyle salınır karşınızda. Tüm merhametiyle sakin sakin dinler sizi. Ruhumu sağaltan bir tarafı var denizin. Kulaç atarken serin sular içinde bir bakmışsınız gözün gördüğü, maviliğin kaynaştığı o son noktada kanat açmışsınız gökyüzüne. Kendinize uzaktan bakıyorsunuz. Hatalarınıza, sevdiklerinize, yaşayıp da anlam kazandırmaya çalıştıklarınıza. Zaten kendine yolculuk değil midir yazmak? Kendi kendine konuşmak, kendi derinlerine inmek. Yazdığımız her metnin, yarattığımız her karakterin kıyısında köşesinde dolaşmıyor muyuz? Yarattığımız karakterler her ne kadar bizden farklı olsalar da en yakınlarımız değiller mi? Onları yazarak gelişmiyor muyuz? Peki, sadece yazarak mı gelişiyoruz, yazmayı öğreniyoruz? Tabii ki hayır. Okumadan yazmak olur mu? Okudukça esinlendiğimiz, esinlendikçe yazma tutkusuna kapıldığımız yazarlar illa ki vardır.

 

Peki, ya esinlenme… Esinlenme değil midir zihnimizi açan bizi farklı ufuklara taşıyan. Sözlükteki anlamı net, ‘İlham almak şeklinde bilinir,’ diye yazıyor. Ama çerçevesi yok. Bence sınırlarını insan ahlakının çizdiği bir kavram. Ustalıkla yapılan oynamalarla bir bakıyorsunuz günlerinizi beraber geçirdiğiniz, beraber gülüp ağladığınız karakterleriniz bir başkasının elinde basit bir televizyon dizisi olmuş. Yüreğinizden bir parça kopmuş gibi hissetmemek elde değil. Bundan sonrası hukuki mücadele.

 

Ama yazmaya devam…

151 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

NEFES

KATILA KATILA

bottom of page