top of page

BENDEN, MARİO HOCA’YA DAİR…

Yazar: Nazlı Çetin


Mario Hoca’yı yirmi yaşındayken tanıdım. Lisedeyken “Bir Şehre Gidememek” ve “Madam Floridis Dönmeyebilir” kitaplarını okuyup edebiyat dersinde eleştirilerini yaptıktan sonra aslında bir nevi tanışmıştım. Hiç düşünmemiştim kitaplarını okuduğum yazarın gün gelip üniversitede yaratıcı yazım dersi hocam olacağını.

 

Onu ilk gördüğüm anı çok net hatırlıyorum. Mario hoca sınıfa girdi, sessizce gülümseyerek üzerimizde bakışlarını gezdirdi ve “Merhaba” dedi. Herhalde biz de merhaba demişizdir. Sonra “Merhaba ne demek, biliyor musunuz?” diye sordu. Bilmiyorduk tabi… “Benden sana zarar gelmez demek.” O ilk andan itibaren, kendine özgü dili, hali, tavrı, öğrencilerine yaklaşımı… Hocalarım kusura bakmasın, her zaman bende yeri başkaydı.

 

Toplamda altı farklı ders aldım Mario Hoca’dan üniversite eğitimim boyunca, dördü lisans ikisi yüksek lisans… Zorunlu, seçmeli ne bulduysam… İlk yazı denemelerimi lisede yapmıştım ama eli yüzü düzgün ilk hikayelerimi onunla yazdım, ilk beğenilerimi ondan aldım. Sonraları, Mario Hoca, bir ortamda konusu geçtiğinde, “Benim derslerimden hep AA alan, pek sevdiğim öğrencim...” diyerek beni onurlandırdı, ben kendime inanmazken, o bana hep inandı.

 

Yüksek lisans için üniversiteye geri döndüğümde ve asistan olduğumda (Şimdi düşününce… Bu kendisiyle on senelik bir iş/koridor arkadaşlığı anlamına da geliyor) Mario Hocayla bir konuşma geçti aramızda. Akademisyen olmak istediğimi, yüksek lisans sonrası doktora da yapacağımı söylediğimde “Yazını baltalar, yapma.” dedi bana. Dinlemedim tabi o zaman ve haklı olduğunu bu konuşmanın üzerinden ancak on sene kadar geçince anladım.

 

Aslında bir dönem Mario Hoca’nın üniversite dışında verdiği derslere katılmak istedim. Bir müddet katıldım da…Çok heyecanlıydım ama devam ettiremedim. Mükemmeliyetçilik, tembellik, kendine güvensizlik, zamansızlık gibi sayısız olumsuz sebep sıralayabilirim. O dönem belki zamanı değildi, bilemiyorum. Bu bile kaçamak bir yanıt gibi geliyor devamsızlığıma… Sonraları, ancak geçen sene, tekrar bir atölyesine katılmaya cesaret edebildiğimde ise hoca-öğrenci olarak çok az bir zamanımız kaldığını ne yazık ki bilmiyordum.

 

Yazı atölyesinin ilk dersinde, herkes kendini tanıtırken, Mario Hoca benimle tanışıklığını anlattıktan sonra, devam edemediğim o eski atölyeyi andı ve ona özgü gülüşüyle dedi ki “Sonra bu Nazlı ne yaptı biliyor musunuz? Beni yarı yolda bıraktı.” Sanıyorum o dakika kadar utandığım an sayısı hayatımda ikiyi üçü geçmez. Onu bunca sevmeme rağmen, bu hareketimle ona bunu hissettirmiş olmak bugün hala beni çok çok üzüyor.

 

Bazen kendimi, kendime haksızlık yaparken buluyorum. Sanki bu kadar üzülmek, hala ağlamak hakkım değilmiş gibi… Eşi, ailesi, arkadaşları varken. Dolayısıyla ona mektup yazmak beni oldukça zorluyor. Gidişinin ardından bunu yazmanın benim için ne kadar zor olduğunu da aslında en iyi yine o anlar. Hem ‘pek sevdiği öğrencisi’ olduğum kadar ‘pek sevdiğim hocam’ olduğu için, hem de benim için kendimi açıp yazmanın oldukça zor olduğunu bildiğinden. Ama bu onun ilk ödevlerinden, yazılacak mecbur… Ayrıca sanırım bir nevi kabul benim için.

 

Sevgili hocam,

 

Umuyorum ki keyfiniz yerinde ve huzurdasınız. Elinizde kahveniz, sevdiğiniz bir manzaraya doğru, fonda güzel bir müzik, rahat koltuğunuza gömülmüş, yüzünüzde hafif bir gülümsemeyle, keyifle oturuyorsunuz. Gidişinizin ardından bıraktığınız hüznü görüyor, sizin için söylenen güzel sözleri duyuyorsunuz. Ve umuyorum ki böyle güzel anılmak hoşunuza gidiyor, gururunuz okşanmış bir şekilde, size özgü o çocuksu gülüşünüzle bizimle biraz da eğleniyorsunuz. En azından böyle düşünmek benim hoşuma gidiyor... Kim ne diyebilir?

 

Ben kendi adıma sizi hayli özlüyorum. Hala bazen küçük bir saniye için okulda kapımın önünden geçiyorsunuz gibi geliyor. Hala odanıza doğru baktığımda masanıza eğilmiş bir şeyler yaparken göreceğim sizi sanki. İnsan, kayıplarında, en çok yapabilecekken yapmadığı, söyleyebilecekken söylemediği şeylere üzülüyor. Benim aslında böyle bir üzüntüm yok. Tabi, keşke daha uzun sohbetler edebilseydik, keşke yine sizi kızdırabilseydim, keşke tatlı tatlı benimle eğlenseydiniz, keşke size daha çok sarılabilseydim. Fakat çoğu kişiye kısmet olmayan bir şey kısmet oldu bana… Bir son konuşma, belki bir veda.

 

O son hafta, salı günü, odamın önünden geçtiniz. Geri odanıza dönerken koridorda karşılaştık. Biraz hâl hatır sordum, yazdıklarım konusunda sizden fikir aldım. Kısa konuşmamızdan sonra odanıza ilerlediniz, tam içeri girerken kapıda durdunuz, döndünüz ve “Seni seviyorum.” dediniz.  Küçük bir saniye için durakladım, “Ben de sizi seviyorum.” dedim. Daha önce hiç duymadığım bir şeydi sizden. Şimdi düşünüyorum da sizi sevdiğimi söyleyebilme şansını elde etmiş olmak, bir nebze iç rahatlatıcı.

 

Yeryüzündeki en nazik kalplerden, en güzel ruhlardan biriydiniz. Yaz tatilleri sonrası, güz dönemi başında karşılaştığımızda “Gel, gel sana bir sarılayım” demenizi çok özleyeceğim.

51 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

留言


bottom of page